İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Tarihi ve pastoral öyküler ışığında BOZDAĞLAR

Bozdağlar’ın saklı dünyası, bir yandan yaşam enerjisini tazeleyen atmosferi ve su kaynaklarıyla, diğer yandan tarihsel arka planıyla merakla izlenmesi gereken bir coğrafyayı tanımlıyor

Yazı ve fotoğraflar: İbrahim Fidanoğlu

 

Bilindiği üzere Bozdağlar; aslında Kemalpaşa’nın arka dünyasından başlayarak Bayındır, Ödemiş ve Kiraz ilçelerinin üzerinden Manisa’nın ilçeleri Turgutlu, Salihli, Alaşehir ve Sarıgöl ile Denizli’nin ilçesi Buldan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsar. İlkçağ’da Tmolos ismi ile anılan bu sıradağların İzmir sınırları içinde kalan ve yayladaki Bozdağkasabasının hemen sırtında yükselen en yüksek zirvesi (Bozdağ) 2159 metre yüksekliğindedir. Bu dağ, İzmir’in en yüksek; Ege Bölgesi’nin ise Honaz’dan sonra ikinci yüksek zirvesini oluşturur. Bugün Bozdağ ve çevresindeki yüksek yaylalar, Akdeniz ikliminin etkisindeki kavurucu yaz aylarında; özellikle Ödemiş ve Salihli civarında yaşayanların serinlemek için hayati öneme sahip konfor alanlarıdır. Tarih boyunca adından söz edilen su kaynakları ve oksijen yönünden zengin ve tertemiz havası ile Bozdağlar, bölgenin bir anlamda nefes alıp verdiği alanlardır.

Şimdi Bozdağlar’ın bu derin vadilerinde ve yüksek yaylalarında; tarih boyunca Sardeis ve Ephesos geçişinde, dağların arasındaki bilinmez geçitlerde yaşanmış ve şimdi artık tarihin girdaplarında kaybolup gitmiş bir sürü serüvenin saklı olduğunu kim bilebilir? Subatan Yaylası’nda yer alan suyun kaybolduğu obruk, burayı dünyanın enerji düzeyi yüksek yerlerinden biri olarak kabul edip bir ziyaret mekânı olarak benimseyenler için bir kanıt olabilir mi?

Sözün özü; Bozdağlar’ın saklı dünyası, bir yandan yaşam enerjisini tazeleyen atmosferi ve su kaynaklarıyla, diğer yandan tarihsel arka planıyla merakla izlenmesi gereken bir coğrafyayı tanımlıyor.

Artemis Yolculukları

Bozdağlar’ın bu saklı coğrafyasında bugün evrimleşmiş bir Anadolu tanrıçası olan Artemis’in ismi etrafında gelişen bir yolculuktan söz edeceğiz. Ephesos’tan Sardeis’e kadar uzanan, kimi zaman bugün de Aydın Dağları’nın eteklerini yalayarak ilerleyen Kral Yolu’nu takip eden ve bazen tepesi karlı Tmolos’u (Bozdağ’ı) bilinmez geçitlerden aşarak Artemis Tanrıça’ya adanmış İlkçağ’ın o tapınaklar dünyasına ulaşan bir güzergâhtan söz ediyoruz. Bizim için çekici olan, kadim zamanlarda iki kez Kıta Yunanistanı’ndan gelerek İyonya Dünyası’na giren ve onları da bu büyük maceranın birer neferi haline sokarak, Perslerin Sardeis’ne; Bozdağlar’ın saklı geçitlerinden süzülüp inen Atinalı ve Spartalıların, yerel rehberlerin eşliğinde izlediği o vadiler ve yaylalar rotasıdır.

Yukarıda sözünü ettiğimiz rota, aslında Sardeis’i Ephesos’a bağlayan ve bugün de Bozdağ’ı aşmak için kullandığımız esas işlek rota değildir. Diğerine göre daha battal, engebeli ve derin vadilerle kaplı bir yaylalar topografyası üzerinden seyreden bu geçişi tarihte unutulmaz kılan, Atinalı ve Spartalı askerlerin Sardeis’e yönelik İlkçağ’da düzenledikleri iki büyük akın olmalıdır. Daha önceleri birçok gezgin tarafından Persler’e yönelik bu saldırı rotalarının tespiti ile ilgili birçok deneme bulunsa (1)da bizim bunların arasında en çok ilgimizi çeken Hypaipa-Subatan Yaylası-Sardeis rotasıdır.

Alt yapı olarak Sardeis Artemisi ile Ephesos Artemisi’nin ilişkisi, birbirine bağlı oluşları, çok eski tarihlerde anlamlı kutlamalara sahne olmuştu. Sardeis’teki Artemis Tapınağı, Ephesoslular tarafından kurulmuştu. Bunu Ephesos’dan Sardeis’teki tapınağa Tanrıça Artemis’in giysisini götüren elçilere Sardeis’te saldıranların ölüme mahkûm edildiğini anlatan ve Prof. Hasan Malay’ın çevirdiği Ephesos’daki 1631 nolu yazıttan öğreniyoruz. Lidya Kralı Kroisos döneminde ise 127 sütunlu büyük bir tapınak inşaatının desteklenmesi, sütunlarının kral tarafından hibe edilmesi gibi bir Hellen karşıtlığı da içeren korumacılık önemli bir siyasal yatırımdı. Ephesos’daki tapınağın Lidyalılar tarafından korunması ve sayılması; bir bakıma Hellenleşmiş kıyı bölgesinde gövde gösterisi, yüzeyde ise Miletos kenti ile rekabet idi. Hellenistik Çağ’da Hypaipa, kuzeyden Sardeis Artemisi’nin inanış alanı ile güneybatıdan Ephesos Artemisi’nin inanışının maddesel koşulları ile sınırlı gözükmektedir.(2)

İ.Ö. 546’da Persler tarafından Sardeis’in ele geçirilmesi ile Anadolu’da satraplar eliyle oluşturulan yeni düzen, Perslerle birlikte Doğulu tanrıların; Anadolu’da, Ege kıyılarına dek nüfuz etmesi sonucunu doğurmuş olmalı ki; Bozdağ’ın eteklerine doğru Küçük Menderes kırsalındaki Hypaipa’da bu inanç sentezi, Artemis Anaitis Tapınağı şeklinde boy göstermektedir. Doğudan gelen bu rüzgâr, Hypaipa’nın tarihsel yolculuğunda o kadar etkili olur ki; Roma’nın Anadolu egemenliğine kafa tutan Pontuslu Mithridates’in isyanında Roma’ya karşı duruş noktasına kadar taşır kenti.

Sardeis’i Hypaipa’ya bağlayan ve Subatan Yaylasıüzerinden Küçük Menderes kırsalına erişen tarihi Artemis Yolu, Pers döneminde iki kez Sardeis üzerine yönelen Kıta Yunanistanı kaynaklı akınların güzergâhı olur. İ.Ö. 499’daki Miletos önderliğinde, Ege kıyılarında gelişen İyonya Ayaklanması sırasında; Atina’dan gelen kuvvetlerle birleşen İyonyalı isyancılar, yerel rehberleri kullanarak Bozdağlar’ı aşarlar ve Paktolos (şimdiki Sart Çayı) Irmağı’nın kıyısındaki kenti kolaylıkla ele geçirirler.(3) Atinalıların kışkırtması ile gelişen olaylar karşısında gafil avlanan Persler, Sardeis’in Akropolü’ne çekilir. Kentin Atinalılar tarafından yağmalanması sırasında Kybele Tapınağı’nda çıkan yangın, kentte bir kaosu körükler ve arkadan yetişen destek Pers kuvvetleriyle Helenlerin dağ yolundaki geri çekilmeleri sırasında kırılmalarına yol açacak çatışmalara neden olur. Bunun arkasından gelen süreç ise, Persler nezdinde İyonya Ayaklanması’nın baş sorumlusu olarak görülen Miletos’un ve Dydma’daki tapınağın yakılıp yağmalanmasına ve Ege’nin karşı yakasında; Atina’nın Pers akınlarıyla alt üst edilmesine yol açacaktır.

İ.Ö. 395’deki Spartalı Agesilaos’un Sardeis üzerine düzenlediği ikinci sefer ise, yine Ege kıyılarındaki Yunan yerleşimcilerin Pers boyunduruğundan kurtarılması amacı ile düzenlenmiş ve Sardeis’in ele geçirilmesi ile sonuçlanan ikinci denemedir.(4) Bozdağlar’ı bir dağ geçidinden aşarak Sardeis’e ulaşan Spartalılar; acaba onlar da Artemis Yolu’nu kullanmışlar mıydı? Olasılık dâhilinde olan bu hikâyelerin, Hypaipa üzerindeki günümüz yerleşimi Günlüce köyünü antik Sardeis’in üstünde kurulu Sart kasabasına bağlayan rotanın izlenebilirliği açısından teşvik edici bir yönü olduğu söylenebilir.

Artemis Rotası üzerindeki Bozdağ Yaylaları

Eski Ankara yolu üzerindeki Sart Jandarma Karakolu’nun köşesinden içeri girilirse, Sart Çayı’na paralel seyreden asfalt bir yolla Bozdağlar’a yönelen pastoral yolculuğunuz başlar. Önce Sart’ın yolun bu yakasında gelişmiş bir mahallesinin içinden ve Kurtuluş Savaşı’nda Yunan işgaline karşı Milne Hattı’nın gerisinde sivil direnişin yerel neferlerinden Nazmi Efe’nin bir heykelinin bulunduğu meydandan geçilir. Kasabanın son evlerini de arkanızda bıraktıktan sonra, bu mevsimde bozulmuş ve sarıdan kızıla dönen renklerdeki yapraklarıyla sizlere görsel bir şölen sunan bağlar karşılar, göz alabildiğine.

Tırmanış devam ederken çayın öbür yakasına doğru, Başlıoğlu’na bir yol ayrılır. Karşıda yükselen yamaçlar; İyonya Ayaklanması ile fitili ateşlenen Sardeis’e yönelik akınlara karşı; Perslerin Bozdağ yolunu tutan gözetleme kulelerinin son kırıntılarını saklıyordur belki.(5) Bu yakada tatlı bir meyille yükseklik kazanan topografya, güney yönünde tırmanışını sürdürür. Yolun altında kalmış; Çaypınar köyü sapağını geçince, fidancılıkla geçinen ve neredeyse bir yayla görünümünde olan Yeniköy’e ulaşılır. Meşelikler, çam ormanları ve göz alabildiğine uzanan makilikler; Yeniköy Yaylası’nın iki yanında derinleşen vadilere doğru iner; bu vadiler zaman zaman öyle bir derinlik kazanır ki, İlkçağ’da bu dağ geçitlerinde; o vahşi tabiatın egemenliğindeki vadilerin içinde kaybolmadan Sardeis’e ulaşmak nerdeyse bir mucizedir.

Yeniköy girişinde insanı şaşırtacak ölçüde çok sayıda fidanlıklar karşılar sizi. Ladinler, köknarlar, çınarlar, çam fidanları ve daha nicesi… Bozdağlar’ın bu kolu üzerinde ve hatta neredeyse tepesinde yer alan bu köyün en önemli geçim kaynağı olan fidancılığın somut getirisi, yaylada yükselen dağ evleri olmalıdır. Köyün içinden geçen asfaltı takip ederek dağın ardındaki Ödemiş düzlüğüne erişmek mümkündür.

Ama esas çekici olan rota; meşelerle kaplı bir coğrafyada toprak bir yolu takiben yapılacak yaklaşık 10 km.lik bir yolculukla yazları bir yaylak işlevi gören Çamyayla’da soluklanmak; sonra yola devamla yine yaklaşık 10 km.lik bir yolculukla; Küçük Menderes Ovası’na hâkim bembeyaz çıplak tepesi ile topografyanın egemeni Keldağ’a ulaşmaktır.

Yeniköy’ü arkamızda bırakarak asfaltı takip etmek, bizim için kolay olanıdır. Camisi, tarımsal alanları ve yazlık yayla evleriyle neredeyse bir küçük bir köy görünümündeki Subatan Yaylası, Yeniköy’den sonra ulaşılan ilk yerleşimdir. Yayla; çevresindeki tepelere doğru yayılan kavaklıklar, kestanelikler ve meşelikler içinde renkten renge bürünmüş bir bitki örtüsüyle, sonbaharın bütün güzelliklerini ziyaretçilerine sunar. Salihli’de; ovadaki ılık havadan burada eser yoktur; hava artık resmen kışa dönmüştür. Köy kahvehanesinde yanan sobanın başında toplaşıp köylülerle yapılan sohbetin eşliğinde içilen sıcacık çayların tadı benzersizdir.

Yaylada dikkat çekecek ölçüde eli yüzü düzgün çok sayıda ev bulunuyor. Sonradan öğreniyoruz ki; Subatan Yaylası,meraklıları için özel bir “enerji” alanına sahip olmasıyla meşhur bir mekânmış. Anlaşıldığı kadarıyla bütün bunların hepsi, kadim Hint ve diğer Uzak Doğu felsefi yaklaşımlarına dayandırılan, meditasyonla desteklenen ve her şeyin aslının enerji olduğu düşüncesine dayanan bir yaşam biçimi olarak öne çıkıyor. Bir anlamda Einstein kadar yeni, diğer taraftan kadim zamanlara kadar uzanan inanç sistemlerinden etkilenecek kadar eski bir sentez…

Subatan Yaylası’nda buna neden olarak gösterilen faktörler ise şunlar olmalı; çevreden yalıtılmışlık hissini veren yüksek konumu, doğanın kendi sesi dışındaki sessizlik ve sakinliği, tertemiz havası ve suyu, bir de yaylaya adını veren bir mağaranın içinden galerilere doğru akıp kaybolan gizemli bir suyun varlığı… Büyük olasılıkla; kalkerli bir tabakanın erimesiyle ortaya çıkan düdenin, 160 metrelik bir derinliğe kadar indiği; mağaranın içinde yer alan galerilerde yer yer suyun biriktiği göletlerin bulunduğu, ancak düdenin nerede ve ne şekilde sonlandığına dair bir bilginin mevcut olmadığı söyleniyor. Bu özelliği ile Subatan Yaylası, meditasyonla uğraşanların ilgi alanı haline gelmiş son yıllarda.

Bozdağlar üzerinde bir değerli nokta da Yeniköy’ün güney batı yönünde yer alan 1372 metrelik; başı her zaman sanki karla kaplı gibi duran bembeyaz ve çıplak Keldağ’dır. Oraya ulaşmak için Salihli yönünden gelirken takip ettiğimiz rota üzerinden Subatan Yaylası’na giden asfalt yoldan, Yeniköy’ün içinden güneybatıya doğru ayrılan kilit taşı döşenmiş hafif meyilli köy yoluna sapmak ve bunu takiben cenneti andıran birkaç yaylayı geçmek gerekir.

Yeniköy’ün Keldağ’ın arka düzlemindeki Horzum Yaylasıyönünde yer alan evlerinin arasından geçerek ve Sartyönünde bir yarım daire çizerek ilerledikten sonra, Yeniköy’ün son evlerine doğru, bu kez toprak bir yola girerek Horzum Yaylası yönüne; yani tekrar güney batıya dönülür. Bu toprak yol; gezgini, iki dağın arasındaki barbunya sırıklarıyla dolu bir düzlüğün sınırlarını takip ederek, yaklaşık 10 km sonra Bozdağlar’ın bir başka yaylası olan Çamyayla’ya ulaştırır.

Çamyayla, Muhtar Ali Bey’in anlatımına göre; Ödemiş’e inerken rastladığımız terk edilmiş hayalet köy Lübbey’in sakinlerinin yaşadığı yeni bir yerleşim. Eskiden Lübbey’in yaylası olarak işlev gören Çamyayla, 1980’lerin ilk yarısında yaylaya elektrik bağlanmasıyla sürekli bir yerleşim haline dönüşmüş. Zaman içinde; Lübbey köylüleri, Lübbey’i terk ederek Çamyayla’ya taşınmışlar. Bugün artık Çamyayla’da yaz kış hayat sürüyor. Yaylada; ilk üç sınıfa kadar eğitim veren bir ilkokul bile var. Artık bir vadinin yamaçlarına serpilmiş ve benzersiz sivil mimari örnekleriyle dolu eski Lübbey Köyü ise, zorlukla ayakta durmaya çalışan bir harabeye dönüşmüş durumda.

Lübbey Yaylası’nda; Rahmanlar Vadisi’nin yamaçlarına tutunmuş, yapayalnız; bir kartal yuvası gibi Küçük Menderes Ovası’nı tarayan o terk edilmiş köy; Lübbey şimdi hüzünlü bir bekleyişte… Belki bir eşeğin bile geçmekte zorlanabileceği genişlikteki daracık sokaklarında birkaç yaşlının dolaştığı köy, bir eski cami ve küçük bir kahvehane ile hala zor da olsa nefes alıp vermekte. Ama çok geç olmadan bu eski eşkıya yatağını; Ödemiş-Salihli geçişinde yer alan Bozdağlar’ın eteğindeki bu insanlık mirası yerleşimi nasıl ayakta tutabilir ve gelecek nesillere nasıl aktarabiliriz diye özellikle merkezi ve yerel yöneticilerin düşünme ve proje üretmesinin zamanıdır.

Çamyayla’ya köyün Yeniköy girişinde dikkat çeken tek katlı taş evlerin arasından geçilerek ulaşılır. Tek tip diyebileceğimiz bir standart yapıya sahip bu evler, 1960’lı yıllarda yapılmış; yayladaki ilk yaşam mekânları imiş. Daha önceleri; Lübbey’den Çamyayla’ya yazın göçen köylüler, eski yörük obalarındakine benzer çadırlarda konaklarlarmış. Daha sonraki yıllarda, yaylada yerleşimcilerin sayısı giderek artmış ve 1980’lerden sonra yukarıda da belirttiğimiz gibi elektriğin buralara ulaşmasıyla tekmil bir köye dönüşmüş.

Yaylanın sınırları neredeyse, Yeniköy’ün sınırlarından başlayarak Çamyayla’nın köy merkezine kadar uzanıyor. Yakınlarda köyün içinden geçen dere yatağı ıslah edilmiş. İki dağın arasında Yeniköy’e kadar uzanan geniş düzlükler, genellikle barbunya ekili alanlarla kaplı. Yaylanın ne kadar sulak olduğu kavak ve çınar ağaçlarının yoğunluğundan da anlaşılıyor. Su, bu düzlüğün Yeniköy’den Çamyayla’ya ulaşan toprak yolun yakınlarında yer alan bir yerden yüzeye çıkıyor. Yakın zamanlarda suyun kaynağı da koruma altına alınmış.

Çamyayla’dan ötede Keldağ’ın eteklerinde; Bozdağlar’ın bir başka cennet yaylası olan Başova yer alır. Başova Yaylası; tertemiz suyu ve akciğer hastalarını iyileştirecek denli oksijen yönünden son derece zengin havasıyla eşsiz bir mekândır. Neredeyse yaylanın her yerinden su kaynar. İki dağ uzantısı arasında yer alan geniş düzlüklerde ise, ekili alanlar bulunur. Bu yayla da, zaman içinde bir yerleşime dönüşmüş olup ve şimdi bir muhtarlık konumundadır. Köyde bir sekinin üstündeki evinin altında bulunan kahvehaneyi de işleten konuksever Başova Muhtarı Fikret Bey’in belirttiğine göre; yaylanın denizden yüksekliği 1002 metre olup, Gölcük’den sonra Bozdağlar’ın ikinci yüksek yaylası imiş.

Çamyayla’dan Başova’ya gitmek için Ödemiş’e doğru dağdan inen yoldan ayrılarak Horzum Yaylası’na doğru giden yola sapmak gerekiyor. Bir dere yatağı üzerinde yer alan demir köprüden geçtikten sonra sağa dönerseniz, Horzum Yaylası ve Köyü’ne, sola doğru giden asfalta saparsanız Başova Yaylası’na ulaşıyorsunuz. Başova’ya giden asfaltın iki yanı kızılçamlarla kaplı. Asfalt yol, biraz ileride; muntazam döşenmiş kilit taşlarla kaplı bir döşeme yola dönüşüyor ve köyün merkezine kadar yol bu şekilde devam ediyor.

Horzum Yaylası, Keldağ’ın kuzey doğusunda uzanan son derece geniş düzlüklerden oluşuyor. Yaylanın başında ise, ilginç minaresi ile dikkat çeken Horzum Köyü yer alıyor. Salihli yönünde geniş düzlüklerle kaplı Horzum Yaylası’nın; yüzlerce yıl önce Bursa yönünden gelen yörüklerce yurt edinildiğine dair bilgiler mevcut. Çamyayla Muhtarı Ali Bey’den dinlediğimize göre, onlar Horzumlulara bakınca; kendilerini yerli olarak tanımlıyorlar. Bu da oldukça ilginç bir değerlendirme olsa gerek.

Çevresindeki topografyaya son derece egemen bir konumdaki Keldağ, tarih boyunca önemli bir gözetleme noktası olarak kullanılmış olmalı. Bugün de üzerinde yer alan yangın gözetleme kulesi ile benzer işlevini sürdürüyor. Hemen altında yer alan Hypaipa antik kentinin güvenliği için de önem taşıyan Keldağ’ın üstünde; İlkçağ’da belki de bir askeri garnizonun bulunduğunu söyleyebiliriz. Zaman zaman burada yapılan yüzey araştırmalarında bulunan arkeolojik bulgular da bunun bir göstergesi olsa gerek.

Keldağ’a Başova yönünden çıkan toprak yol, içlerinde Cumhuriyet döneminin erken zamanlarından kalma bir mezar taşının da yer aldığı birkaç mezarın yanından dağa doğru sola dönerek ilerliyor. Aynı noktadan başka bir yol ise, Keldağ’ın kuzey batısında yer alan Kelebek Vadisi’ne doğru alçalıyor. Başova’dan Keldağ’a ulaşan yol, yaklaşık 4 km uzaklıkta. Dik bir tırmanışı gerektiren parkur, kireç taşından keskin taş parçalarıyla kaplı.

Keldağ, Ödemiş yönünde Rahmanlar Vadisi ile Bayındır yönünde Kelebek Vadisi arasında yükselen kireç taşından bir kütle aslında. Kelebek Vadisi, Turgutlu’nun arka dünyasındaki Darmara (Dağmarmara) Havzası ile Ödemiş’in Küskütköyü üzerinden Küçük Menderes Ovası’na ulaşan zengin bir coğrafyayı kapsıyor. Keldağ’ın diğer yanında yer alan Rahmanlar Vadisi ise, Ödemiş’in tarihi dokusunu muhafaza eden bir dizi köyünü yamaçlarında taşıyor. Terk edilmiş ve uzaktan bir film platosunu andıran eski Lübbey, biraz aşağılarda Derebebekler, Dereuzunyer ve Üzümlü köyleri bunlardan bazıları. İşin ilginç yanı; şu aralar her iki vadide de hummalı bir baraj faaliyetinin sürmekte oluşu... Hem Kelebek Vadisi’nde hem de Rahmanlar Vadisi’nde sürdürülen baraj inşaatları tamamlandığında, çevrenin topografyası oldukça değişecek. Örneğin Rahmanlar Barajı, su tutmaya başladığında; Derebebekler ve Dereuzunyer Köyleri sular altında kalacak. Üzümlü’nün bu anlamda yeri değişecek gibi görünmüyor.

Keldağ’dan aşağıda yüzyılların yükünü taşımaktan artık yorulmuş bir başka köye doğru sürer Artemis Yolculukları… Bu köye ulaşmadan önce bir dolu sapak vardır. Bunlardan birisi Bozdağ’ın ovaya doğru yönelen kıvrımlarını birer birer dönerek, İlkçağ yerleşimi Lidya’nın bölgedeki önemli kentlerinden Hypaipa’ya doğru inmeye başlar. Tarih boyunca halkın hafızasında bozunarak da olsa ismi bugünlere ulaşmış Hypaipa, sonraki zamanlarda Tapay, Dabbey ve bugün ise Günlüce olarak anılıyor. Yılan gibi kıvrılıp giden ve dağı yalayarak aşağılara doğru sarkan yoldan ilkin Hypaipa’nın küçük bir tepe üstünde yer alan akropolüne ulaşılır.

Küçük Menderes kırsalında Sardeis’in gölgesinde kalmış bir kent olmakla birlikte, İ.S. 17’de meydana gelen büyük İzmir depreminde hasardan etkilenen Hypaipa’nin, Roma sayesinde kentin yeniden imarı ile önemli bir konuma yükseldiği söylenebilir. Artemis Anaitis inancının Roma yıllarında da sürdüğüne dair bilgiler de var öte yandan. Kent, Hellenistik dönemde şimdiki Günlüce’nin hemen üstünde yer alan tepelik alanda kuruluymuş. Bu tepenin eteklerinde; 19.yy.da tüm oturma sıraları ve yapısal diğer malzemesi tüketilmiş, ovaya nazır bir tiyatronun izleri olabilecek çanağın (cavea) yaslandığı küçük duvar izleri hala seçilebiliyor. Tapınağa dair hiçbir iz yok ortalıkta. Roma Dönemi’nde tepeden daha aşağılara sarkan ve ovaya inen yerleşimlerden, tam üstünde yer alan bugünkü Günlüce köyü nedeniyle pek haber alınamıyor; evlerin duvarlarındaki yapı taşı olarak kullanılmış birkaç mimari mermer parçadan başka. Bunların en önemlisi ise; köyün meydanındaki kahvehanenin önünde yer alan ve çeşme yalağı olarak kullanılan bir alınlık parçası; belki de Artemis Anaitis Tapınağı’nın önemli bir yapı bileşeni; kim bilir?

Bizans döneminde ise; Efes Piskoposluğu’na bağlı bir yerleşim olarak dikkat çeken Hypaipa’nın bu döneme dair en önemli hatırası, Efes’te yaralanan patriğin tedavi için getirildiği Hypaipa civarındaki bir manastırda (Agios Theodoros Manastırı) hayatını kaybedip buralara gömülmesidir.(6)

Türkmenlerin bölgeye gelişi ve Aydınoğulları’nın bölgede bir güç odağı olarak ortaya çıkışı ile birlikte Hypaipa, o günlerde artık Tapay’dır. Acaba Birgi’deki Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi’nin meydana bakan duvarındaki aslan heykeli Hypaipa ile kurulan bir ilişkinin bugüne uzanan delili midir; bilinmez?

Ama kesin olan bir şey varsa Tapay ya da Dabbey’in çevresinde oluşan yeni yerleşimlerin ve kentlerin yapılarında, mevcut antik malzeme yoğunlukla kullanılmış olmalıdır. Bugün için Hypaipa’da 1990’lı yıllarda yürütülen yüzey araştırması dışında somut bir çalışma bulunmamakta; yer üstünde görünür halde; evlerin duvarları dışında herhangi bir antik malzemeye de rastlanmamaktadır.

Köydeki tek somut antik yapı kalıntısı, Roma dönemine ait olduğu belirtilen ve İlkçağ’ın belki de teknolojik yaklaşımlarını yansıtması açısından son derece değerli; Su Kalesi (Castellum Aquae) olarak bilinen benttir. Bozdağlar’dan gelen suyun tutulması, sel ve taşkınların önlenmesi ve tarımsal amaçla kullanılması için düşünülmüş barajın ana gövdesini oluşturan duvarın; şimdi neredeyse yıkık bir köprüyle geçilen iki yanındaki parçaları hala ayakta durmaktadır. Bugün köyün atıklarıyla beslenen dere yatağının çevresinde; suyun gücüne karşı duvarın mukavemetini sağlayan tonozlar bile seçilebilmektedir.

Sardeis’te Artemis Tapınağı’ndan başlayan ve biraz da düşsel bir tonda gelişen bu yolculuk, modern Günlüce’nin köy kahvesinde içilen çaylarla son bulacaktır bugün. Ödemiş biraz ötededir artık. Yöre halkı arasında hala Kral Yolu diye bilinen rotasıyla Tire’ye doğru devam eden Artemis Yolculukları, Hacı İlyas Köprüsü’nden ilerde Çayırlı ve Mehmetler yoluyla Belevi önlerinden Efes’e kadar uzanır. Şimdi çok uzaklarda kalmıştır serin Bozdağ yaylaları… Yukarılarda bıraktığımız ise yaşanmışlıktan kalan bir pastoral andır.

Dipnotlar:

1.     Ephesos-Sardeis yolu üstüne araştırmalar için bkz. Artemis Yolu Üstünde İlkçağ Kenti HYPAIPA, Arkeolog Şükrü TÜL, Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi Yayını:10, Basım:2014; sayfa:32

2.     Ephesos ve Sardeis Artemis Tapınakları’nın ilişkisi hk.da a.g.e. sayfa:120

3.     Sardeis’e yönelik birinci akın için bkz. a.g.e sayfa: 28 ve sayfa: 114 (Hypaipa Kronolojisi)

4.     Sardeis’e yönelik ikinci akın için bkz. a.g.e sayfa:28-29 ve sayfa 114(Hypaipa Kronolojisi)

5.     Artemis Yolu üzerindeki Pers kuleleri (Üç Tepeler Kulesi) hakkında bkz. a.g.e sayfa:48

6.     Konstantinopolis Patriği Flavianus’un Efes’te yaralanıp Hypaipa’da ölümü hakkında bkz. a.g.e sayfa:88

DERGİ ARŞİVİNDEN