İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Sedef sazlarla hayat buluyor

Zahmetli bir sürecin ardından denizaltının büyülü renklerini yeryüzüne taşıyan sedefkarlar, sedefi önce sabırla işler, sonra sazların telleriyle buluşturur. Böylece yaşatılmaya çalışılan bir sanat çıkar ortaya, adına sedef kakmalı sazlar denir

 

Yazı ve fotoğraflar: Ceyda Adar

Geçmişi Selçuklulara değin uzanan sedef işçiliği, günümüzde unutulmaya yüz tutmuş sanat dalları arasında. Osmanlı Dönemi’nde en görkemli günlerini yaşayarak çok sayıda eşyanın süslemesinde başrolü oynayan sedef, artık sayıları gün geçtikçe azalan ustalarla yaşatılmaya çalışılıyor. Evliya Çelebi, Süleymaniye Külliyesi’nde 100 dükkanda sedefkar olarak çalışan 500 neferden bahsederken, 20. asra gelindiğinde sedefkarlık mesleği deyim yerindeyse tarihe karışıyor.

Midye, istridye gibi deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan sedef, süslemecilikte kullanılan pırıltılı, beyaz, sert bir madde. Sedef işçiliğinin yaygın olarak kullanıldığı saz yapımı ise asırlardır süren geleneksel kültürümüzün önemli bir parçası. Özellikle 15.-17. yüzyıllar arasında saray civarında kabul görmüş ud, kemençe gibi çalgılarda kullanılan sedef işçiliği, tezhip sanatının çintemani, rumi, penç, hatayi gibi vazgeçilmez motiflerinin çalgıların üstlerine işlenmesiyle doğmuş. Halk çalgısı olarak kabul gören bağlamada ise halı, kilim, çorap gibi eşyaların üzerindeki motifler kullanılırmış.

Eski dönemlerde ustaların yaptığı çalgılar sedefkarlara gönderilir, sedefkar çalgı hangi tarzda işlenecekse işler ve tekrar çalınacak hale gelmesi için ustasına yollarmış. Sedefkarlık yok olunca, daha çok çalgı yapımcılık sanatı içinde yaşamaya başlamış ve çalgı yapım ustaları kendileri işlemeye başlamışlar. Bugün gelinen son noktadaysa sedefle hayat bulan çalgı süslemeciliğinin son ustaları, bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar az.

Merakla başlayan yolculuk

Zahmetli bir sürecin ardından denizaltının büyülü renklerini yeryüzüne taşıyan sedefkarlar, sedefi önce sabırla işliyor, ardından da sazların telleriyle buluşturuyor. Son dönemde sedef işçiliğinin önemli isimlerinden Veyis Yeğin, ortaokul yıllarında merakla başlayan yolculuğunda, artık mesleği gençlere öğreten bir usta.

Kurucusu olduğu Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuarı Çalgı Yapım Bölümü’nde halen başkanlık görevini sürdüren Yeğin’in sedef işçiliğiyle tanışması, ortaokul yıllarında “İyi bir ustaydı” dediği merhum Ömer Gök’ün yanında çırak olarak çalışmasıyla başlamış. Yıllarca usta-çırak ilişkisiyle geliştirdiği mesleğinin öğrenimine de “İşi bilimsel yapalım” diyerek girdiği konservatuarda devam etmiş. İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuarı’nın kurucusu Cafer Açın’ın özel öğrencisi olduğunu belirten Yeğin, “Okuldan çok Cafer Açın’ın evinde yetiştim. Türkiye’deki önemli lutiyerlerden (müzik enstrümanı üreten ustalar) birisidir. İ.T.Ü. Konservatuarı’nı da kuran kişidir. Biz de mezun olunca burayı kurduk. Ondan öğrendiklerimizi burada uygulamaya çalışıyoruz.” diyor.

Sedef işçiliğinin zirvesindeki isimler olarak nitelendirdiği Zeki Kuşçuoğlu ile Salih Balakbabalar dışında bugün, 17. yüzyılda yapılmış sedef kakmalı eserleri tamir edebilecek usta dahi olmadığını dile getiren Veyis Yeğin, sedef imalatının materyale dönüşmesi kolaylaştıktan sonra ilginin arttığını, ancak işçiliğin olmadığını üzüntüyle ifade ediyor.

“Bu şekilde yapılacaksa hiçbir anlamı yok” diyen Yeğin, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Gidip diğer mermer türü şeyler kullanılabilir. Ama abanoz, bağ, fildişi ve boynuzla, zıt karakterli kontrast biçimde birbiri içinden seçilebilecek karakterlerle, renklerle ve geleneksel motiflerle işlendiği zaman, orada sedef işçiliği doğmuş oluyor. İşçilik odur. Nereye işlenecekse geleneksel karakterlerin dışına çıkmadan, özünü bozmadan, önce motifini çıkaracaksınız.”

Üç ayrı teknik

Sedefkarlık sanatında uygulanan üç farklı teknik bulunuyor: Kakma, markiteri ve mozaik. Saray civarında ustalar tarafından en çok kullanılan tekniğin kakma olması nedeniyle en genel biçimde kakma olarak bilindiğini anlatan Veyis Yeğin, bu tekniği şöyle anlatıyor:

“Tam sedefin şekli kadar kesilir, özel bıçaklarla çizilir ve derinleştirilir, sedefin kalınlığı kadar derinleştirilip oraya yerleştirilir. Kakma denilen teknik bu oluyor. Şekil ne olursa olsun her şekli kendi yerini oyarak gömmek oluyor kakma. Genel bir kompozisyon dahilinde olur tabii ki. Her küçücük parça bu kompozisyonun birer parçası oluyor. Bunun adına kakma deniyor.”

Sedef işçiliğinde kullanılan bir diğer teknik ise markiteri. Bu tekniğin 19 ve 20. yüzyıldan sonra yerleştiğini ifade eden Yeğin, markiterinin uygulanışını da şu cümlelerle özetliyor:

“Genellikle iki parçadan oluşur. Bir tanesi bağ dediğimiz, kaplumbağanın kemikleridir. Bunu sıcak suya koyduğumuz zaman yumuşar ve istediğimiz şekle sokup inceltiriz. Diğer kısmına ise sedef döşüyoruz. Birbirine ekleme yerleri muntazam olmalı, arada en ufak boşluk bulunmamalı. Kapladıktan sonra bu iki parçayı birbirine perçinliyorsunuz. Üzerine el ile veya çeşitli çizimleri kağıda aktarıp daha sonra bunun üzerine yapıştırıyoruz. Daha sonra kıl testere ile bu iki parça birbirine perçinlendiği için aynı anda kesiyorsunuz. Kestiğiniz bütün parçaları çıkarıyorsunuz ve birini diğerinin içine, öbürünü de öbürünün içine aktarıyorsunuz.”

Sedefkarlıkta uygulanan son teknik olan mozaik tekniği de mozaik sanatının 1 milimetrelik küçük parçalarla uygulanması. 2-2,5 milimetrelik parçalarla da yapılabileceğini söyleyen Yeğin, “Ne kadar küçülürse işçiliği o kadar zorlaştığından ustalar maharetlerini göstermek için daha küçük parçalarla çalışırlar” diyor ve ekliyor:

“Sedef, fildişi gibi parçaları çalışırlar. Etrafını dolduracak parçalar çok küçük olduğu için ana figürü işledikten sonra aralarında küçük derzler kalır. O kısımları da abanoz ağacının tozunu tutkalla karıştırarak macun yaparlar ve boşlukları bu macunla doldururlar. Sıvama şeklinde uygulanır. Kuruduktan sonra tefsiye edilir. Bu da mozaik tekniğidir.”

DERGİ ARŞİVİNDEN