ÖZBEK KÖYÜ’DEN URLA İSKELESİ’NE ve SEFERİS’İN SCALA’SI

siste kömürler;

kökleri yüreğinde güllerdi, yüzünü

küller örterdi her sabah

o yaz, koparıp gölgelerini servilerin, uzaklara gittin.

Yorgo Seferis

Yazı: İbrahim Fidanoğlu

Bugünkü rotamız Özbek’ten Urla İskelesi’ne doğru; tabii ki dağdan… İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) yakın zamanlarda hayata geçirdiği Efes-Mimas Yolu; Rotamız Yarımada projesi kapsamında işaretlenmiş güzergâhlardan biri var rotamızda. Doğa ile barışık böyle bir projenin İzmir ve çevresinde uygulamaya alınmış olması ne kadar sevindirici olsa da, projenin realize olduğu şu ilk günlerde dahi; hiçbir iyi girişimin değerini bilmeyen “büyük insanlığın” kurşunladığı yol işaret levhaları, projenin sürdürülebilirliği hakkında tüm paydaşlara alarm veriyor. Tabii ki, bu projeye sadece yürütücüleri konumundaki İBB ilgililerinin sahip çıkması yetmiyor. Ekonomik, sosyal ve kültürel boyutları da olan ve iyi uygulanması durumunda bölgede yaşayanlara da katkı sağlayabilecek böyle bir girişime halkın da sahiplenmesinin koşulları yaratılmalı. Dolayısıyla her yatırımda olduğu gibi sadece yapmak yetmiyor; işletmek ve devamlılığını bir şekilde sağlamak şart.

Özbek; var ya da yok!

Askeriye’nin Ilıksu Kampı’nın bulunduğu koya doğru Özbek’in sahilini oluşturan koylar başlar. Aslında belki de Özbek koylarını Urla İçmeler’den Torasan diye bilinen mevkiden başlatmak daha doğru olabilir. Urla Yarımadası’nın bakmaya kıyılamayacak güzellikteki meneviş rengi koyları, Türkiye’deki 60’lı yıllardan sonra giderek ivme kazanan denizin hemen dibinde sayfiye sahibi olmak tutkusu nedeniyle; bugün denizin tuzunun ve rüzgârın intikam alırcasına çürüttüğü bir beton çöplüğüne dönmüş durumdadır. Bu acınası manzara, Özbek ve koylarını hem kimliksizleştirmiş, hem doğasını alt üst etmiş, hem de orayı bir nevi cehenneme çevirmiştir. Denizin kıyısından itibaren Özbek sahilinin arka dünyasındaki tepelere doğru nüfuz eden bu yazlıkçı istilasının bir başka çirkin yönü de yarattığı mimari ve görsel kirliliktir. Ne yazık ki; Özbek sahilindeki hiçbir yazlık ev, adam gibi planlanıp, insanın baktığında içini ferahlatacak bir mimari standardizasyona da sahip değildir. Sözün kısası, aslında Özbek sahili diye bir yer yoktur.

Özbek köyünde ise nispeten inşaat canavarı daha ılımlı hareketler içinde faaliyet göstermiş olmalı ki, köyün geçmişine dair birkaç iz, birkaç sivil mimari örneği taş ev bugüne kalabilmiştir. Hiçbir özgün yanı kalmayan Şeyh Ahmet Camisi’nin avlusunda yükselen ve yıldırımlardan yediği darbelerle kolu kanadı kırık, en az 700 yıllık bir kara servinin ve çevresine sıralanmış birkaç mezar taşından kalanlar, bir hamam kalıntısı ve birkaç eski çeşme dışında pek de bir şey yoktur aslında köyde. O servi, aslında yüzlerce yıldır bütün yapılanların tanığıdır; bunu nereden anlıyoruz derseniz eğer; servinin zamana direnen yaşlı gövdesindeki çentiklere bile bakmak yeter.

 

Yürüyüşün Hikâyesi

Bugün son haftalarda olduğu gibi yine kapalı ve yağmura gebe bir havada yürüdük. Yağmur, her şey bittikten sonra bizi İzmir’e dönüş yolunda yakaladı. O ana kadar her şey, yürüyüş için uygundu. Sabah erken saatlerde ulaştığımız Özbek köyünden Çeşmealtı yönüne döndük. Özbek’i Çeşmealtı’na bağlayan ve yakın zamanlarda asfaltlanmış olan bu yolda yaklaşık 1 km. kadar ilerledikten sonra, “Duman kızı Hatice’nin Hayratı” çeşmesinden sağa doğru bir toprak yola saptık. Kızılçamlar ve zeytinlikler arasından ilerleyen yürüyüşümüzün başlangıcında ilk önce süsenler karşıladı bizi. Yer yer bir koloni şeklinde yoğunlaşan süsenleri geçmiştik ki, mordan kırmızıya rengârenk anemonlar ve arkasından sapsarı bir denizi andıran katırtırnakları dünyasına dalıverdik birden. 

Yürüyüş güzergâhı, İBB’nin yürüyüş grupları tarafından düzgün bir şekilde işaretlenmişti. Yol, bizi katırtırnakları ailesinin çiçekleri erken açan bir türünün yamaçlarını sarıya boyadığı sığ bir vadiye taşıdı. Kırbaç gibi saplarıyla dikkat çeken ve katırtırnakları ailesinin Ege Bölgesi’ndeki daha karakteristik olan diğer türü ise henüz tomurcuk halindeydi. Yürüyüş sırasında çevremizde çok sayıda yaşlı zeytin ağacına rastladık.

 

Kızılçamların içinden bir patika aracılığıyla ayrıldık. Yönümüzü Çeşmealtı’na doğru dönmüştük. Daracık bir koridorla ormana bağlanan patika daha sonra genişleyerek bir toprak yola dönüştü. Güzergâhın en kritik noktası burası idi. Eğer işaretleme olmasaydı biz de yönümüzü şaşırabilirdik.

 

Tatlı bir meyille yükselen topografya, bir süre sonra güney yönünde bize Kara Urla’sına doğru uzanan geniş bir perspektif sundu. Aşağımızdaki düzlüğe doğru alçalan yamaçlar, sapsarı katırtırnakları, yeni çiçeğe durmuş karabaş otları ve sonbaharda açan çiçekleri üzerinde kurumuş halde yoğun piren kolonileri ile kaplıydı. Bu üçünün sarı, mor ve kahverengi renkleri birbirine karışınca ortaya çıkan, bir renk cümbüşüydü sanki. 

Üzeri çimenlerle örtülü yeşil bir yoldu yürüdüğümüz. Bazen ortasında basmaya kıyamadığımız mor, beyaz ve sarı renkte çiğdemlerle karşılaştık. Bazen de katırtırnaklarının yanından geçerken, rüzgârla hareketlenen çiçeklerinden yayılan o benzersiz kokular ele geçiriverdi bizi. Bu çizgide tepeye doğru ilerleyen yol, bizi Zeytinliköy Villaları yakınlarından geçen Çeşmealtı yoluna kavuşturdu yeniden. Amacımız elbette asfalt yoldan yürümek değildi. Bu noktada; sitenin hemen üstünden aşağıdaki vadiye doğru inen bir başka toprak yola girdik. Bu yol da kırmızı-beyaz çizgilerle işaretlenmiş bir güzergâhtı ve bizi Urla İskelesi’nin sırtlarına ulaştıracaktı.

 

Yol kıvrılarak tarımsal alanların da bulunduğu bir düzlüğe doğru alçaldı. Derme çatma bir çiftliğin yakınlarından geçtik. Tarlalarda baklalar çiçekteydi. Amacımız doğu yönündeki Urla İskelesi’ni, bulunduğumuz havzadan ayıran sırtı aşmaktı. Zaten yürümekte olduğumuz yol da bizi o hedefe doğru götürmekteydi. Bir süre sonra sırtı yalayarak Urla İskelesi’ne bakan öbür yüze doğru kıvrıldık. Bu sırtta pembe ve beyaz bayır gülleri, beyaz çiçekleriyle ahlatlar, deliceler ve daha kupkuru haldeki gevenler arasından kendine yol bulan küçük patikaları izleyerek ilerledik.

Amacımız, İskele’ye hâkim bir noktada yemek molası için uygun bir seki bulmaktı. Sırtın arkasına kıvrılınca Urla İskelesi bütün güzelliğiyle ortaya çıkıverdi. Karşımızda Karantina Adası, onu ana karaya bağlayan ve ilk kez Büyük İskender tarafından hayata geçirilen yol, İlkçağ höyüğü Limantepe, İ.Ö. 5-6.yy.lardan kalma Klazomenai’nin zeytinyağı işliği ve 19.yy.da Rumların ağırlıklı olarak yaşadığı sivil mekânlardan bugüne kalan izlerin de (bir ilkokulun bahçesindeki eski bir kilise, Yunan ozanı Seferis’in anneannesinin evi, Batis’in Kahvesi v.b.) yer aldığı yazlıkçı siteleri hemen hemen hepsi göz alabildiğine önümüzde uzanmaktaydı. 

 

Zeytin ağaçlarının bulunduğu düzlükte yemek molası için konuşlandık. Havadaki yoğun sis, görüş kalitesini düşürse de yine de İskele ve deniz etkileyiciydi. Aşağılardan üzerinde bulunduğumuz tepenin eteklerine doğru yaklaşan hummalı inşaat faaliyetlerinin sesleri bize kadar ulaşmaktaydı. Havadaki katırtırnaklarının hafif bir esansı andıran kokusu, zaman zaman rüzgârla kıpırdanan deniz ve puslar ardında kaybolan İzmir hayali eşliğinde yemeğimizi yedik. Ne inşaat, ne radyodaki haber; hiçbir şey Urla İskelesi’ne nazır bir tepede asla keyfimizi bozamazdı. Öyle de oldu.

 

Mola sonrası, ahlat ağaçları, bayır gülleri, katırtırnakları, gevenler ve onların diplerine sinmiş utangaç orkidelerle kaplı arkamızdaki sırta doğru yürüdük. Keçilerin açtığı patika geçişleri rehberimizdi yine. İskele-Çeşmealtı geçişinin tam üstüne denk gelen bir konumdaki tepenin en üst noktasına tırmandığımızda taşlarla çevrilmiş ve ağıl olarak kullanıldığını düşündüğümüz tanımlı alanlarla karşılaştık. Tepede lodos daha hissedilir bir düzeydeydi. Bu da bize yaklaşan yağmuru haber vermekteydi. Sırtın batı yüzüne doğru inişe geçtik. 

Tepeden batı yönünde aşağı indik ve daha sonra Zeytinliköy Evleri’nin arkasından yürüyerek Özbek-Çeşmealtı asfaltına ulaştık. Bu nokta İskele’ye doğru yürürken izlediğimiz güzergâha kavuştuğumuz yerdi. Bundan sonrasını zaten anlatmıştık. Ama anlatılacak bir Scala vardı daha… 

 

Seferis’in Scala’sı; 20.yy.başlarında Urla İskelesi

O yıllarda Yunanistan’ın Ankara Büyükelçiliği’nde diplomat olarak görevli olan Yorgo Seferis, 1950 yılının bir Temmuz günü İzmir’e gelir. Ertesi günü; bir gece kaldığı İzmir’den, Anadolu’yu terk ettikleri 1914 yılına dek çocukluğunda yazlarını geçirdiği Urla İskelesi’ne doğru günü birlik bir yolculuğa çıkar. Aslında bu yolculuk, onun en değerli çocukluk hatıralarına ve bir sürgüne gidercesine ayrıldıkları 1914 yılındaki hüzünlü günlere yapılan kelimenin tam anlamıyla nostaljik bir seyahattir. Nobel ödüllü büyük şair, daha sonraki yıllarda kendisi için ayrı bir önemi olan bu ziyaretin de içinde bulunduğu gezi günlüklerini kitaplaştırır. Anlatılanlar o günlere dairdir. 

Sto perigiali to krifo

saklı ve güvercin gibi

beyaz sahilde

öğlen susamışız

ama su tuzlumsu

 

sarışın kumun üzerinde

onun ismini yazmışız

rüzgar ne güzel esmiş

ama yazı silinmiş


hangi kalple hangi nefesle

hangi isteklerle ve hangi tutkuyla

hayatımızı yaşamışız? yanlış!

ve hayatımızı değiştirmişiz

Şiir: Yorgo Seferis; Müzik: Mikis Theodarakis

Urla İskelesi’nde o sıcak Temmuz gününde karşılaştıkları eski bir tanıdık, Seferis’in ailesi hakkında şunları anlatır:

“Yorgakis Tenekides (dedesi), Urla’nın ileri gelen insanlarından biriydi. Naksos Adası kökenliydiler. Kızı Despo, hukukçu Stelios Seferiadis ile evliydi. Yorgo’dan başka, İonna adında bir kızları ve Angelos isminde bir oğulları daha vardı. Yorgo en büyük, İonna ortanca, Angelos da en küçük olandı hatırladığım kadarıyla... Kışın İzmir’de oturduklarından, daha çok yazları görürdüm onları Scala’da. Rıhtımdaki bu evde geçirirlerdi yazı. Despo’nun annesinin oturduğu ev de onlarınkiyle aynı sırada, bir bina ötedekidir. “L” biçimli rıhtımın bu kenarında, birbirine bitişik olarak inşa edilmiş yapıların çıkmaları, sütunları tam kıyının sonlandığı yere oturtulmuş kemerler üzerinde dururdu: rıhtım sokağın üstünü örterlerdi. Sokağın sonundaki Batis’in Kahvehanesi’ne ait son kemer gözünden bakıldığında, diğer uca doğru küçülerek uzanan bir kemer dizisi görürdük. Kayıklardan bazıları onların ayaklarına bağlanırdı. Rıhtımı içine alarak denizle bütünleşmiş evlerdi onlar. Pencereden bakan, kendini deniz ve liman manzarasının içinde buluverirdi. Manzara istese de istemese de içine alırdı insanı. Deniz ve adalar evlerin içinde yer alırdı adeta. Despo’nun çocukları buradaki kemerli rıhtım sokakta oynardı. Bazen kayıkların üzerinde de görürdüm onları Batis’in Kahvehanesi’nde otururken. Ah! O eski günler. Şu anda evinin önünde duran, ya Angelos ya da Yorgo olmalı”(1)

İskele kıyısındaki evlere doğru yapılan bir keşif anında Seferis’in kendi evini buluşu ve “Alt kattaki pencerelerin camları kırık, demir kapı fena halde paslanmış. Anlaşılan bizim zamanımızdan sonra boyanmamış. Üst kattaki pancurlar çürümüş, hiçbir zaman kapatılmadıklarını sanırsın. Duvarlar cüzzamlı gibi” şeklinde hayıflanışı…

1914’de Urla’yı terk ederlerken evin anahtarını eve göz kulak olmaları için Rum komşularına bırakırlar. Sonra komşuları da Yunanistan’a göç eder ve 1934 yılında anahtar Seferis’e ulaşır.

“Körleşmiş pencereler. Eli teyzenin balkonlarını tutan demirler, geometrik bir şekilde boşluğa çıkışı gösteriyor. Sürekli olarak her şeyin korkunç daraldığını hissediyorum. Koko Amca’nın salonu, o zamandan kalma vişne rengine boyanmış sıralanmış tuğlalarıyla duruyor. Parmaklıklı kapının yerine, eski zamanlardan kalma, büyük ön cephe kapısını takmışlar, kapı kanadından tanıdım. Bizim evden arka binalar kalmış, burada da her taraf kapalı, on yaşında malayla bir duvara kazıdığım ismimin baş harflerini bulamadım.”(2) 

Seferis ailesi, kışları İzmir’de geçirmekteydi. Annesi Urlalı olduğundan dolayı olsa gerek, yaz aylarında anneannesinin yaşadığı Urla İskelesi’ne gelinirdi. Anneannesinin evi Seferis’lerin evleriyle sırt sırta bir konumdaydı. Bugün büyükannenin evinden kalan yıkıntılar, İskele Meydanı’ndan Pazar yerine doğru çıkan yol üzerinde bir bahçe duvarının ardında yer alıyor.

 

Sahilde yer alan bir park, parktaki okaliptüs ağaçlarının canlılığı, havuzlar ve havuzlardaki balıklar o günlerden kalan hatıralar gibi; ama ziyaret anında hala yaşamaktalar. Seferis, 1950’de hala varlığını koruyan “oktagulari” adında sekizgen bir yapıdan söz ediyor ve devamını şöyle getiriyor:

“Bu yapının adını “oktagulari” koymuşlardı. Sanırım Fransızca veya İtalyancadan gelme. Yapı sekizgen biçiminde, geçen yüzyılın sonlarından kalma bir tarzda, yazlık tipinde iki katlı bir kule, her katta tek kemer, genellikle kimse oturmazdı. Çok resmi bir yer olmuşa benziyor. Demir merdivenler kalkmış, pencereler örülmüş ve giriş kapısının üstüne hilalli bir levha asılmış. Çok küçükken ilk kez orada, büyükbabamın yelkenlisinden kalma bir deniz pusulası görmüştüm. Bu denizcilik aletinin benim için çok büyüleyici bir çekiciliği vardı, sanki simya aletiydi. Onu o kadar büyük bir ısrarla inceliyordum ki sonunda dağıldı”(3)

 

1950 yazında İskele kıyısında dolaştıkları park, Seferis’in anneannesinin evinin ön bahçesi konumundaymış. Bahçede bir eşeğin çevirdiği dolaplı bir kuyu varmış. 

1950’de kuyunun yanına ulaşan Seferis’in günlüklerine düştüğü notlar şöyle:

“Hayret. Bu kuyudan hala su çıkıyor. Ona gölge tutan dut ağacı da yaşıyor, fakat ondan ötesi felaket: ne bağlar kalmış, ne zeytin ağaçları, ne narlar, ne de incirler. Çorak bir yöre… Asıl en büyük eksiklik sağ tarafta: Yaşlı çınar sizlere ömür. Öğleden sonraları serçe cıvıltılarıyla ortalığı birbirine katan o koca ağaç”(4) 

1950’de yeniden gördüğü dolaplı kuyu, bugün Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün binaları arasında yer alıyor. Oktagulari binası ise yıkılmış artık; okaliptüsler ise hala zamana direniyor.

 

Seferis’in ziyareti sırasında üzerinde durduğu yapılardan biri de İskele’de şimdi bir ilkokulun bahçesinde yer alan eski kilise… Aziz Nikolas Kilisesi, bugün harap vaziyette ve okulun eski sıralarının konduğu bir depo görünümünde. Çatısı ise çöktü çökecek. Kilisenin yapımında Seferis’e göre anneannesi Evanthia Tenekidis’in de katkısı olmuş. Seferis, bu yapı ile ilgili olarak günlüklerinde şunları aktarıyor:

“Kilisemiz; Aziz Nikolas Kilisesi okul olmuş. Her 15 Ağustos günü annemin orayı ziyaret edişini görür gibi oluyorum; kucakladığı Meryemana’nın ikonasıyla…”(5)

Urla İskelesi, 20.yy.ın başlarında İzmir Limanı’na yardımcı bir işlev üstlenen önemli bir konumdaydı. Limanın ve Urla İskelesi’nin o yıllardaki hareketliliği, Seferis’in günlüklerinde şu şekilde anlatılıyor:

“Bizim zamanımızda küçük ama hareketli bir limandı Scala. O zamanlar ahşap iskeleye her gün vapur yanaşırdı. İzmir’den hareket eden ve “Hamidiye” olarak bilinen İzmir Körfezi Şirketi’ne ait olan bu vapurlar, bir yandan Karaburun’a bir yandan da Scala’ya sefer yapardı. Bunlardan bazıları çift pervaneli, yani çarklıydı. Vapurlar dışında Scala Limanı’na, haftada bir – iki kez uğrayarak burayı hareketlendiren şilepler vardı. Ağustos – Ocak ayları arasında, hatta çoğu kez daha sonraya kadar devam eden kuru üzüm ihracat döneminde, buraya gelen gemilere kuru üzüm yüklenirdi. Açıkta demirleyen Hollanda ve Alman şileplerine, mavna ve kayıklarla yükleme yapılırdı.

Üzüm ihracatı döneminde Scala’da kuru üzüm imalatı ve Avrupa’ya ihracata uygun ambalajlama yapan beş – altı fabrika, özellikle büyük furyalarda gece – gündüz çalışırlardı. Bu aylarda Scala’nın yolları, çuval yığınları ve üzerlerinde firma markası, ürün cinsi ve niteliği basılı kasa kümeleriyle ve coşkulu insanlarla dolardı. Rıhtımda ve iç tarafta bulunan kahvehaneler, tavernalar, lokantalar da bu mevsimde yoğun olarak çalışır ve büyük kalabalığa hizmet verirdi”(6) 

 

Seferis ve yanındakiler, Urla İskelesi’ndeki dolaşmalarını tamamladıktan sonra bir jiple Kara Urla’sına doğru hareket ederler. Urla Meydanı’ndaki kahvehanelerden birinde içilen kahvelerden sonra orada bulunan karantina bekçisinin yardımıyla Aziz Yannis Adası’na ya da şimdiki bildiğimiz ismiyle Karantina Adası’na giderler. Burada denize girip, Klazomenai Antik Kenti’ndeki Roma dönemi kalıntılarını dolaşırlar. Kendilerine bir tünelden söz edilir. Seferis, ayazma adı verilen bu tüneli görünce onun bir incir ağacının altında yer alan Küçük Paraksimon Kilisesi olduğunu ve rivayete göre tünelin Urla’daki mucizeler yaratan Meryem Ana’ya çıktığına inanıldığını belirtir ve daha sonra mağaraya inerek kayalara oyulmuş küçük kemerleri ve mumlardan kararmış bir sunak taşını yeniden görür.

 

Bu onların 1950 yazında Urla’ya yaptıkları günü birlik seyahatin sonu anlamına gelmektedir.

Ama 1950 yazının tam ortasında sıcak bir Temmuz günü Urla İskelesi’nde yaşanan baştan aşağı hüzündür.

Thedorakis’in müziği ile bezenen Dimitris Christodoulou’nun O Kaimos yani Hüzün isimli şarkı sözleri bu anı anlatır sanki:

“Deniz yalısı uzun

Dalgalar yüksek

Hüzün büyük

Günah acı” 

Elveda Scala…

Dipnotlar

  • Yorgo Seferis (Yunanca’dan Çeviren: Gülgün Aksoy Ayvalis), Anadolu, Günlük 1948–50, Kapadokya Kaya Manastırlarında Üç Gün; Kültür Bakanlığı, Ulusal Kitap Merkezi, Seferis Yılı, İkaros Yayınevi, Eylül 2000, sayfa:122
  • Yorgo Seferis; a.g.e.;sayfa: 124
  • Yorgo Seferis; a.g.e.;sayfa: 124
  • Yorgo Seferis; a.g.e.;sayfa: 124
  • Yorgo Seferis; a.g.e.;sayfa: 124
  • Kökleri ile Urla İskelesi’ne sarılmış bir ulu ağaç: Giorgos Sepheriades; Ayla Savaş Bakır; makale için bkz. http://www.klazomeniaka.com/200-GIORGOS-SEPHERIADES.htm
  • Seferis fotoğrafları için bkz. http://www.klazomeniaka.com/200-GIORGOS-SEPHERIADES.htm
  • Fotoğraflar, belirtilenler dışında gezi sırasında İ.Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.

 

 

Renkli Kalem Medya Grubu
Tüm Hakları Saklıdır ©