İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

İzmir’in İlk Çiftçileri

Ulucak Höyük kazıları, günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce İzmir’in ilk çiftçi sakinlerinin günlük yaşam döngüsünü bir arada sürdürebilmek için düşünülenden çok daha karmaşık bir ilişkiler ağı ve anlam dünyası tesis ettiğini ortaya koyuyor

Ulucak Höyük, İzmir’in Bornova ilçesine yaklaşık 14 km mesafede, İzmir-Ankara karayolu üzerinde yer almaktadır. Ulucak, hem bağlantı hem de besin ve ham madde kaynakları açısından son derece elverişli bir konuma sahiptir. Höyük bir yandan kıyı Ege’yi İç Anadolu’ya bağlayan doğal bir geçit üzerinde yer alırken, diğer taraftan da Gediz’in bir kolu olan Nif Çayı’nın suladığı, etrafı Nif ve Spil dağları ile kuşatılmış bereketli ve korunaklı Kemalpaşa Ovası’nın batı ucunda uzanmaktadır. Ulucak Höyük’te kazı çalışmaları 1995 senesinden günümüze değin kesintisiz olarak devam etmektedir. İlk dönem kazıları, İzmir Arkeoloji Müzesi başkanlığında ve Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu’nun bilimsel danışmanlığında gerçekleştirilirken, 2009 yılından itibaren kazı çalışmaları, Bakanlar Kurulu Kararıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Trakya Üniversitesi adına Doç. Dr. Özlem Çevik başkanlığında uluslararası bir ekiple yürütülmektedir.

Yaklaşık 20 yıl öncesine dek tüm Batı Anadolu’daki ilk iskân tarihinin günümüzden 6000 yıl öncesine ait olduğu düşünülürken, Ulucak Höyük kazıları ile bu tarihin yaklaşık 3000 yıl daha geriye gittiği ve bölgede ilk çiftçi köy yerleşimlerinin günümüzden 8800 yıl önce (MÖ 6800) civarında kurulduğu ortaya çıkartılmıştır. Bilindiği üzere bitki ve hayvanların evcilleştirilip ilk yerleşik köy yerleşimlerinin kurulduğu süreç Neolitik dönem olarak adlandırılmaktadır. Ulucak Höyük, sadece İzmir veya Batı Anadolu özelinde değil, genel olarak Avrupa’da da şimdiye dek saptanan en erken birkaç Neolitik merkezden birini temsil etmektedir. Ulucak Höyük, Neolitik dönemde yaklaşık 1100 yıl boyunca (MÖ 6800-5700) kesintisiz olarak iskân edilmiştir. Yaklaşık 7.5 metrelik kültür dolgusuna sahip Neolitik yerleşimin, neredeyse her iskan tabakasının yangına maruz kalıp ardından terk edildiği ve böylelikle de mekânların içinde kullanılan çoğu nesnenin günümüze orijinal haliyle kaldığının özellikle altı çizilmelidir. Bu nedenle Ulucak Höyüğün, Neolitik yaşam tarzının; beslenme, konut ve zanaat üretiminden ritüel ve sembolizme kadar uzanan günlük yaşamın bir çok pratiğinin belgelenmesine imkân veren anahtar bir yerleşim yeri olduğu vurgulanmalıdır.

Beslenmeden Konuta…

Hayvan kemiklerinin ve bitki kalıntılarının analizi, evcil koyun, keçi, sığır, domuz ile çeşitli tahıl ve baklagillerin (buğday, arpa, mercimek vb) Ulucak Neolitik sakinlerinin beslenmesinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Bunlara ek olarak beslenmenin ayrıca av hayvanları ve deniz ürünleri ile (midye ve balık) de desteklendiği anlaşılmaktadır. İskân tarihinin erken evrelerinde (MÖ 6800-6000) Ulucak Neolitik sakinlerinin dörtgen formda, çit çamur tekniği ya da yığma kerpiç duvarlarla inşa edilen, 20 m2’den daha büyük olmayan evlerde yaşadığı, MÖ 6000’den sonra ise, farklı inşa tekniği ile daha büyük ve nispeten daha standart taşınmaz mimari ögelere sahip konutlar inşa ettikleri gözlenmektedir. Dar sokaklarla ayrılan mahalle grupları halinde düzenlenen bu geç dönem konutları, taş temel üzerine güneşte kurutulan kerpiç bloklarıyla inşa edilmiştir. Söz konusu evler, daha erken döneme ait Neolitik konutlardan, bazen iç bölme duvarlarına sahip olmalarıyla, sıklıkla kapı girişinin tam karşısına yerleştirilen fırın ve bunlara bitişik kilden yapılmış sabit tahıl öğütme platformlarıyla ayrılmaktadır. Ölçüleri 35-50 m2 arasında değişen bu evlerin bazısı avlulara sahiptir ve bu avluların da duvarlarla çevrilmiş olması, Neolitik hanelerin mahremiyete verdiği öneme işaret etmektedir.

Öğütme taşları, tahıl depolamak için kullanılan silo, kutu veya çömlekler ve ocak/ fırınlar, her evin içinde ortaya çıkartıldığından, besin hazırlama, depolama ve pişirme faaliyetlerini her hanenin bağımsız olarak gerçekleştirdiği ve Ulucak Neolitik toplumunu ekonomik açıdan birbirinden bağımsız hanelerin temsil ettiği vurgulanabilir. Seramik kaplar, pişmiş toprak figürin, ağırşak ve tezgâh ağırlıkları, öğütme taşları ve havanelleri, kemik aletler, taş balta ve keskiler, çakmaktaşı ve obsidiyenden yapılmış orak bıçak, kazıyıcı, delici vb. aletler, midye kabuğu, taş veya pişmiş topraktan yapılmış bilezik ve kolye uçları çoğu evde karşımıza çıkan buluntular arasında sıralanabilir. Daha erken döneme ait Neolitik konutlarda tahılın kilden yapılmış kutularda ya da çamurdan yapılmış silolarda depolandığı, MÖ 7. binyılın sonlarından itibaren ise, bu işlev için yüksekliği 1 metreye yakın depolama çömleklerinin kullanıldığı gözlenmektedir.

Ham Madde Temini…

Kil, taş, hayvan kemiği ve midye kabukları Neolitik insanın hem alet hem de süs eşyalarının yapımında kullandığı temel ham madde kaynaklarını karakterize etmektedir. Kazıyıcı, delici, spatula ve iğne gibi kemik aletler, genellikle besin olarak tüketilen koyun, keçi ve sığır gibi hayvanların sıklıkla ayak ve kol bazen de kaburga kemiklerinden üretilmiştir. Seramik üretimi ve ağırşak, figürin gibi diğer pişmiş toprak nesnelerin yapımı için gereken kili Ulucak sakinleri muhtemelen yerleşimin hemen birkaç yüz metre ilerisinde akan Nif Çayı yataklarından temin etmiş olmalıdır. Öğütme taşı ve havaneli yapımında kullanılan bazalt türü kayaçları, bugün hâlâ Nif Çayı’nın içinde, kuzeyindeki kaynaklardan koparak sürüklenmiş olarak bulmak mümkündür ve olasılıkla Ulucak sakinleri de bunları dereden toplamış olmalıdır.

Yaptığımız araştırmalar, Spil Dağı’nın kaliteli serpantin (yılan taşı) yataklarına sahip olduğunu ve taş balta, keski ve boncuk yapımında kullanılan bu taşın söz konusu kaynaktan temin edilmiş olabileceğini göstermektedir. Ulucak Neolitik yerleşiminde kırmızı boyanın seramiklerin boyanmasından evlerin kimi zaman duvar ve tabanlarına dek uzanan geniş bir kullanıma sahip olduğu görülür. Boya maddesi üzerine yapılan kimyasal analizler, bu boyanın yerleşime yaklaşık 5-6 km mesafede Damlacık köyü yakınında yer alan hematit (kan taşı) kaynaklarından elde edildiğini işaret etmiştir.

Ulucak Neolitik sakinlerinin, deniz kaynaklarından yararlandığını gösteren kanıtlar arasında çipura gibi balık kemiklerinin yanı sıra, bilezik yapımında kullanılan spondylus gibi bazı deniz yumuşakçaları da bulunmaktadır. Sonuç olarak Ulucak Neolitik toplumunun, çoğu ham maddeyi yerleşimi çevreleyen 30 km çapındaki bir bölgeden rahatlıkla temin edebildiği öne sürülebilir. Bununla birlikte son derece keskin niteliğe sahip olmasıyla Neolitik dönemin en önemli ham maddelerinden biri olan obsidiyeni (volkanik cam) Melos Adası kadar uzak bir mesafeden temin ettiği yine yapılan kimyasal analizler sonucu anlaşılmaktadır. Ulucaklılar, obsidiyeni doğrudan Melos’tan temin etmek yerine, olasılıkla bu ham maddenin çok daha yoğun olarak ele geçtiği Çukuriçi (Efes) yerleşimi gibi güneyindeki diğer Neolitik merkezlerde yaşayan topluluklarla bağlantıya geçerek dolaylı yoldan elde etmiş olmalıdır.

Seramik Üretim Atölyesi: Uzmanlaşmaya Doğru İlk Adımlar….

Herhangi bir üretimin uzmanlaşmış bir faaliyet olarak ilk ne zaman gerçekleştirilmeye başladığı uzun süredir tartışılan bir meseledir. Bazı görüşler hiyerarşik toplumların ortaya çıkışından önce, üretim faaliyetlerinin hane odaklı olduğunu öne sürerken, diğer görüşler en azından MÖ 9. binyıldan itibaren belli ürünlerin uzman zanaatkârlar tarafından üretildiğini iddia etmektedir. Ustalık, teknolojik bilgi ve deneyime dayalı olarak Ege Neolitiğinde seramiklerin en azından MÖ 6000 civarından itibaren uzman çömlekçiler tarafından üretildiği öne sürülse de, şimdiye dek bu görüşü doğrudan destekleyen arkeolojik kanıt bulunabilmiş değildi. Bu nedenle 2015 kazı sezonunda Ulucak’ta ortaya çıkartılan ve içinde ele geçen bulgulardan dolayı seramik üretim atölyesi olarak tanımlanan iki mekân (Mekân 55 ve 56) bu tür uzmanlaşmış seramik üretim alanın varlığına ilişkin en erken arkeolojik kanıtı temsil etmektedir. Yapı içinden alınan tohum örneklerinin C14 analizlerine dayanılarak söz konusu yapılar MÖ 5840-6005 yılları arasına tarihlenmektedir.

Atölye olduğu düşünülen bu yapılar, çağdaşı kerpiç evlerden farklı olarak dal örgü tekniğinde inşa edilmişlerdir. Şiddetli bir yangının ardından terk edilen yapıların içinde iki fırın ve iki öğütme platformunun yanı sıra seramik üretim zincirinin her aşamasına ait bulgular elde edilmiştir. Bunlar arasında; seramik üretmek üzere özel olarak hazırlanmış kil topaklar, seramikleri boyamak için kullanılan kırmızı hematit topakları, üzerinde hematit izlerinin korunduğu ve boyayı öğütmek için kullanıldığı anlaşılan toplam ağırlığı 300 kilogramı aşan çok sayıda öğütme taşı, çok sayıda perdah taşı ve seramiklerin şekillendirilmesinde kullanılan kemik spatulalar sayılabilir. Diğer önemli bulgu, yarım bırakılmış ve yandığı için korunmuş olan bir kap parçasıdır ki; bu Ulucak seramiklerinin sucuk (coiling) tekniği ile üretildiğine dair doğrudan kanıt oluşturmaktadır. Çağdaşı mekânlarda benzerine rastlamadığımız farklı çaplara sahip yuvarlak kaba yapım tabakların da, sucuk tekniği ile arzu edilen boyutta, kap üretmek için basit bir turnet gibi kullanıldıkları düşünülmektedir. Henüz atölye olarak tanımlanan yapıların tümü kazılmamıştır ve gelecek yıllarda sürdürülecek kazı ve kimyasal analiz yöntemleriyle, neolitik dönemin ilk uzman çömlekçilerine dair birçok bilgiyi, hem üretim zinciri ve teknolojisi açısından hem de üretimin ve tüketimin organizasyonu bağlamında belgelemek mümkün olacaktır.

Ritüel ve Sembolizm

Neolitik ya da diğer bir ifadeyle yerleşik yaşamın başlangıcı, insanın bilişsel düzeyinde önemli gelişmelerin yaşandığı dönem olarak kabul edilip bazı araştırmacılar tarafından “sembolik devrim” olarak da adlandırılmaktadır. Göbeklitepe, Çatalhöyük ve diğer birçok Neolitik merkezde yürütülen kazılar, sembol ve ritüellerin, toplumsal aidiyet ve kimliklerin tesis edilip idame ettirilmesinde can alıcı öneme sahip olduklarına dair her geçen gün daha fazla arkeolojik kanıt sağlamaktadır. Neolitik insanın sembolik ve ritüel davranışına ilişkin kanıtlar, Orta ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kazılan merkezler bağlamında bir çok tartışmaya konu edilip çok çeşitli şekillerde yorumlanmış olsa da, Batı Anadolu ve genel olarak Ege Neolitiğinde bu tartışmanın pişmiş toprak insan veya hayvan figürinler ile sınırlı kaldığı görülmektedir. Ulucak Höyüğün henüz her tabakası geniş alanda açılmamış olmakla birlikte, son yıllarda elde edilen bir dizi yeni kanıt, hane içi ve haneler arası ortak anlam dünyasının tesis edilmesine aracılık eden bir çok ritüel davranış ve sembolik nesnenin bulunduğuna ve bu araçların da yerleşimin iskan tarihi boyunca değiştiğine tanıklık etmektedir.

Yerleşimin erken evrelerinde (MÖ 6800-6200) kireç kullanımının ve tüketilen hayvanların bazı kemiklerinin Ulucak sakinleri için özel bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır. Yerleşimin en erken döneme tarihlenen tabakasında (MÖ 6800-6600) ortaya çıkarılan iki mekân (Mekan 42 ve 43) ve bu mekânların hemen dışında bulunan çok sayıda fırın ve ocak, topluluğun olasılıkla belli dönemlerde toplandığı komünel (ortak) binaları temsil ediyor olmalıdır. Söz konusu iki yapının tabanları kireçle sıvanmış ve üzeri kırmızı renkte boyanmıştır. Duvar yıkıntılarından yapıların duvarlarının da krem ve kırmızı renkte boyandığı ve üzerine bezemeler yapıldığı anlaşılmaktadır. Binaların tabanında neredeyse hiçbir şey bulunmadığı için yapıların özel olarak temiz bırakıldığı, terk etme ritüelinin bir parçası olarak da tabanlarına küçükbaş hayvanlara ait kürek kemiği ve çene kemiği bırakıldığı saptanmıştır. Üç kez aynı noktaya inşa edilen Mekân 42’nin tabanına yapının son iki yenileme evresinde aynı noktaya üst üste denk gelecek şekilde öğütme taşı bırakılmasının da olasılıkla hasat ve verimlilik benzeri sembolik bir anlamı olmalıdır. Ocakların çevresine gömülmüş olan 38 ve 40 haftalık bebek gömüleri, Ulucak'ta şimdiye dek yerleşim içi bulunan yegâne gömülerdir ve yapıların anlamını vurgulaması açısından önemli görünmektedir. Ocak ve fırınların çevresinde bulunan çok sayıda hayvan kemiğinden yola çıkarak, bu yapıların içinde veya çevresinde toplanan insanların bir arada gerçekleştirdiği faaliyetlerden birinin ziyafet olduğu önerilebilir. Daha geç döneme ait bir evin (MÖ 6400-6300) kullanımının da bir dizi ritüel ile sona erdirildiği anlaşılmaktadır. Söz konusu evin tabanı ve duvarlarının üzerine açılmış çeşitli çukurlara, domuz çene kemiği, hayvan dişleri, büyük ve küçükbaş hayvanlara ait kürek kemikleri ve kurbağa gömüsü bırakılmış ve üzerleri kireçle sıvanmıştır.

Yaklaşık olarak MÖ 6200’lerden itibaren artık konut veya özel işlevli yapılara hayvan kemiklerinin belli parçalarının özel olarak bırakılmasına ilişkin kanıtlar görülmemekte, bunun yerine karşımıza belli alanlara bırakılmış insan ve hayvan figürinleri çıkmaktadır. Söz konusu figürünler ya özel işlevli yapılarda, başı ve bedeni parçalanmış olarak bulunmakta ya da evlerin eşikleri altına açılan çukurların içinde, fırın ve öğütme alanı gibi üretim alanlarının çevresinde ya da çakmaktaşı dolu kapların içine bırakılmış olarak ele geçmektedir. Bu kil figürinlerin Ulucak Neolitik toplumunda özel bir anlamı olduğu açıktır. Etnografik örneklere dayanarak parçalanmış olarak konut dışı yapılarda bulunan kil figürinlerin erginliğe geçiş vb ritüllerde kullanıldığı, evlerin eşiği altında ve üretim faaliyetleri ile ilişkili olarak ele geçen örneklerin ise genel olarak hanenin idamesi, refahı ve üretimin bolluk ve bereketi gibi anlamlar taşıdığı önerilebilir.

Sonuç olarak Ulucak Höyük kazıları, günümüzden yaklaşık 9000 yıl önce İzmir’in ilk çiftçi sakinlerinin günlük yaşam döngüsünü hane içi ve haneler arası bir arada sürdürebilmek için düşünülenden çok daha karmaşık bir ilişkiler ağı ve anlam dünyası tesis ettiğine açıkça tanıklık etmektedir ve nitekim devam edegelen kazıların da temel hedefi, gelecekte bu ağ ve anlam dünyasının Ulucak kazı ekibi olarak tarafımızdan daha iyi anlaşılarak size aktarılmasıdır.

Katkı Belirtme

Ulucak kazıları, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Trakya Üniversitesi, Tübitak (114K271), İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Kemalpaşa Belediyesi gibi resmi kurumların ve KOSBİ, Socotab and Elkima gibi özel kuruluşların maddi ve manevi destekleri ile sürdürülmektedir. Sözü edilen tüm kurum ve kuruluşlara destekleri için teşekkür ederiz.

DERGİ ARŞİVİNDEN