İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

“Sanat beyinsel bir ihtiyaç”

Sanat yolculuğunda 82 yılı geride bırakan usta sanatçı Adnan Turani’ye göre sanat insanın beyinsel ihtiyacının bir ürünü

Adnan Turani, Türk resim sanatının en önemli isimlerinden. Eserleri yurt içi ve yurt dışında tanınan ve birçok koleksiyonda bulunan Turani, 82 yılı aşan sanat yolculuğuna neler sığdırmamış ki… Resimleriyle Türkiye’de modern ve soyut resmin en önemli temsilcilerinden olan Turani, sanat tarihçisi, eğitmen ve yazar kimliğiyle de sanat alanında ufuk açıcı eserlere imza atmış, sayısız öğrenci yetiştirmiş. Kendi deyimiyle kısa pantalonlu saf çocukluk döneminde tanıştığı resimle gönül dolusu ilgiye dayanan ilişkisi, bütün yokluk ve zorluklara rağmen devam etmiş. İlerlemiş yaşına rağmen resimden kopmayan, hayatla sanatı aracılığıyla bağ kuran usta sanatçı ile İzmir’deki sergisi vesilesiyle konuşma fırsatı bulduk.

Yakında raflarda yerini alacak “Sanatın Arka Yüzü” isimli kitabından heyecanla bahseden Turani’ye göre sanat insanın beyinsel ihtiyacının bir ürünü. Sanat eseri yaratmanın, tekrar edilmemiş ilginç biçimleme buluşlarını toparlayan bir sistem yaratmakla mümkün olduğunu belirten usta sanatçı, “Demek ki sanat eseri, üretilebilecek bir meta değildir. Ticari bir meta ise hiç değildir” diyor.

Türkiye’de ve dünyada tanınan ve birçok koleksyonda eseri bulunan bir sanatçısınız. Sanatın yaşamınıza dahil oluşu ve onu şekillendirişinin öyküsünü bizimle paylaşır mısınız?

Turani: Resimle tanışıklığım, daha doğrusu içimde uyanan ilgi, anımsadığıma göre, kısa pantolonlu saf çocukluk dönemimde, galiba 1932 yılında başladı. Ama öyle sanata ilişkin bir ilgi falan değil. O zamanlar Avrupa’dan kağıt üzerine basılmış çıkartma resimler getirtilirdi. Hani şu çocukların defterlerine yapıştırıp, üzerini ıslatıp parmakla sürterek çıkarttıkları resimler… Bu renkli çıkartma resimler ve kartpostal İsviçre manzaraları, elbette sanat ile ilgili şeyler değildi. Ancak, çocuk ilgisinin nasıl başladığını göstermesi açısından bu anı bana hala sevimli ve çekici geliyor.

Resimle ilgim, sanırım, böyle çocukça bir yaklaşımla başladı diyebilirim. Sonra boya ile anlatım dünyasına girmem, orada kendime bir yer aramam gene böyle anılara ve tatlı, hoş ya da zahmetli geçmiş olaylara dayanır. 1930 ve 40’lı yıllarda İstanbul’da Babıali yokuşunda tüp yağlıboya da satan Memduh Aygün adlı bir kırtasiye dükkanı vardı.

İstanbul’da başka yerlerde resim için tüp yağlı boya bulmak, öyle pek olacak şey değildi. O sıralar yaşım 8 falan olmalı. Dolmabahçe’den Balıali’ye tramvayla ya da yürüyerek gitmek, o yaşta bir çocuk için kolay mı? İlkokul çocukluğu yaşamımda o sıraların bütün yoksulluklarına karşın, Atatürk’ün fotoğraflarını büyüterek yapılan karakalem portre resim özentileri. Kimi renkli baskılı posta kartlarına bakarak sulu ve yağlı boya girişimleri, hep o safça çocukluk çabalarıydı. Öyle, yapılanın ne olduğunu bilmeden amaçsız bir merak. İşte o kadar.

Ben aileme 1932-1933’ten sonra sanat sevgimi göstermişim. Babam da yetenekli bir insandı; birine ait bir görüntüyü kolay çizebilen, suluboya yapabilen biriydi… Sanata meraklıydı. Evimizde Osman Nuri Paşa’nın birkaç tablosu vardı. Daha sonraları beni akademiye gönderdiler. Ortaokuldayken bir müdür muavini vardı; aynı zamanda resim öğretmenimizdi. Onların da dikkatini çekmiştim. Ancak bu ilgiler benim sanat eserinin ne olduğunu anlamama yetmiyordu. Çünkü sanat eserinin yapılması olayı farklı bir süreçti. Onu yaratma olayı insanın beyinsel çalışmasının bir ürünüdür. Çalışırken insan kendini öyle bir işine kaptırıyor ki aradan zaman geçince ben bunu nasıl yaptım diyor insan. 1932’den bu yana 82 yıl geçmiş. Hep çalışmayla geçti…

Aradan geçen 82 yılda, sanat eserinin ne olduğuna ilişkin anlamlandırma çabalarınız sizi nasıl bir sonuca ulaştırdı peki?

Turani: Sanat eseri, biçimler arası ilişkiler kurulmasına dayanan cezbedici bir kompozisyondur. Çalışma sonunda resimsel kompozisyon çekici bir motif haline gelmemişse, sanat adamının resimsel düşüncesi henüz oluşmamış ve biçimlenmemiş oluyor. Özetle resim denen sanat eseri, resimsel düşüncenin biçimlenmişi, daha doğrusu çekici motif haline getirilmişi oluyor. Bu nedenle cezbedici motif özelliği olmayan hiçbir eser insanlığın gönlünde yer bulamıyor.

Buradan yola çıkarak sanatçıyı nasıl tanımlarsınız?

Turani: Dünyadaki tüm sanatçılar çağının ve memleketinin en üst düzeyde fikir sahibi olan insanları arasından çıkmıştır. Leonardo Da Vinci’nin zamanın en cahili olduğunu söyleyebilir misiniz? Sümme haşa, değil mi? Kandinsky, Rembrandt , Rubens de aynı şekilde.

Ben biliyorsunuz aynı zamanda sanatın alt yapısının ne olduğunu araştırmış bir insanım. Bir hesap yaptım dünyada öyle fazla sanatçı da yok . Herkes sanatla ilgilenir o ayrı bir şey ama bir de insanların beynini kazanma olayı var. Sanat insanların beynini kazanma olayı haline geliyor bir noktada.

Sanatçılar kendi içine dönük, yalnız kişilerdir. Bir Van Gogh’u ele alalım, düşününüz zamanın da en fazla okumuş insanlardan birisidir. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektupları okuduğunuz zaman onun içindeki mücadeleyi daha iyi anlarsınız.

Sanatçılar ayrıca pozitif, meraklı ve eleştirel insanlardır; yaratıcılık bunu gerektirir.

Tanımladığınız şekliyle insan beynini kazanabilmenin, sanatçı olabilmenin bir sırrı, kuralı yok, değil mi?

Turani: Yaratıcılık şart. Benim hiçbir resmim diğerine benzemez örneğin. Daha doğrusu yeni ve farklı bir buluş yapmadan çalışmayı bırakmam ve de  imza atmam. Kısacası resimsel, boyasal buluşları sanatsal aranmanın amacı olarak görürüm. Bu nedenledir ki bazı çalışmalarım bazen 3-4 yıl sürmüştür. Mektup yazar gibi resim yapılamayacağını düşünürüm. Bu nedenle de acele etmem. Sanat eserinin talep ettiği zamanı ona muhakkak ayırırım. 

Eğer bir önceki çalışmanıza benzeyen bir çalışma yaparsanız bir kere yaratıcı değilsinizdir. Çünkü her bir eser farklı bir düşünce şekiyle ortaya çıkıyor. İster kemancı yaparsınız ister başka birşey ama incelediğiniz zaman başka türlü bir biçimleme mantığının oluştuğunu görürsünüz. Her eser ayrı bir mantığın sonucudur ve biçim olarak da içerik olarak da hep yenilikler getirir. Bu basit bir olay değildir.

Sanat eseri yaratmak, tekrar edilmemiş ilginç biçimleme buluşlarını toparlayan bir sistem yaratmakla mümkün olur. Demek ki sanat eseri, üretilebilecek bir meta değildir. Ticari bir meta ise hiç değildir.

Yaratıcılık ise tanımlanması zor bir kavram.

Turani: Eğer bir insan gerçekten yaratıcı olmak istiyorsa kesinlikle araştırması, görmesi, gördükleri hakkında düşünmesi ve kimseyi küçük görmemesi gerekir. Bir küçük çocuk size olağanüstü bir fikir verebilir, tesadüfen bir yerde bir şey görürüsünüz oradan bir başka sonuç çıkar. Seyahat edersiniz bütün Avrupa’ yı gezersiniz hiçbir şey aklınıza gelmez ama tesadüfen bir yerde sizi harekete geçirebilecek, gözlerinize can verebilecek olan kıvılcımla karşılaşırsınız. Bundan sonraki aşama tahriptir. Yaratıcılık sizi harekete geçiren, aklınıza o ilk gelen şeyi tahrıple başlar. Sizi harekete geçiren şey önemlidir ama ulaştığınız noktada ondan hiçbir iz kalmadığını farkedersiniz.

Eskiden bilgiye ulaşmak şimdiki kadar kolay değildi. Bu açıdan bakınca günümüzde insanlar geçmişe oranla yaratıcı olmak için daha fazla veriye sahip değil mi?

Turani: Zamanımızda büyük şehirlerde yaşam çok zor. Sanatsal düşünmek için insan beyninin büyük zamana ihtiyacı var. Bugün çoğu insanın öyle bir zamanı yok. Yani büyük şehirlerde büyük sanat olacak diye bir şey yok.

Yaratıcılık kavramı da geçmişten günümüze değişime uğramıyor mu?

Turani: Evet, bir nesneyi alıp onun işlevini değiştirip başka bir şey yapma fikri mesela son derece yaratıcıdır. Örneğin Picasso bisiklet kolunu sığırın boynuzu, bisikletin oturulacak yerini de sığırın yüzü yapmıştır. Bunların hepsi bir düşüncedir ama gerçekten yaratıcılık taşır. Dolayısıyla tanıdığımız bir nesnesinin başka bir yerde kullanılmasıyla bir sanat eseri olması mümkündür. Benim yaptığım da öyle bir şey; renkleri, biçimleri değiştiriyorum. Tabii ki bu kolay olmuyor. Ankara’da bir sergi açtım; o sergideki eserlerden birini 2005’te başlayıp 2011’de bitirmişim.

Yaşadığınız sağlık sorunlarına karşın çok enerjik ve yaşam dolusunuz. Sanatınızın kaynağı da yaşama olan bağlılığınız diyebilir miyiz?

Turani: Evet, aynen öyle. Ben bunun farkına vardım. Zaten sanat bir şeyin farkına varmaktır.

Keman eserlerinizde çok sık işlediğiniz öğelerden biri. Kemanın sizin için özel bir anlamı mı var?

Turani: Bach’ın viyolonistlerin çok beğendiği 6 keman sonatı vardır. Bu eserler insan beyninin en yüce ürünleridir. Bu nedenle Batı müziğinin ünlü eserleriyle çok ilgilendim ve hala ilgileniyorum. Uzun yıllar keman da çaldım. Şimdi çalmıyorum ama dikkatle dinliyorum. Onların, dünyanın en saygın müzik eserleri olduğu bilinmektedir. Keman Hocam, ünlü viyolonist ve kompozitör Ekrem Zeki Ün idi. O, İstiklâl marşımızı da besteleyen ve Ankara Konservatuarını kuran Zeki Ün Beyin oğlu idi. Ekrem Zeki Beyden 1940’ ların başından itibaren 10 yıl müddetle ders aldım. Resimlerimde bu nedenle keman figürü yer alır. 

Eserlerinizde kucaklaşma figürünü de sıkça görüyoruz. Bu figür bir özlemin ifadesi mi?

Turani: Sarılan insan motifini seviyorum, çünkü çok insani. Aşk, sevgi bunlar güzel şeyler. Kucaklaşmak kadar insanın iç dünyasını yansıtan çok az şey vardır.

Yakında “Sanatın Arka Yüzü” isimli eseriniz yayımlanacak. Bize kitabınızın içeriğinden biraz bahseder misiniz?

Turani: Sanat insanın kendi beyinsel ihtiyacı olduğu için böyle bir çalışmanın içine giriyoruz. Bu beyinsel bir ihtiyaç. İnsan kafasında kuruyor. Gece gündüz okuyor, görüyor, anlıyor bir sürü hesaplar yapıyor ve sonunda kendisi bazı kararlara varıyor. Kendi iç hesabı olarak bu düşünce şekilleniyor. Yeni kitabımda da sanatsal ihtiyacın alt yapısının tamamen insan beyniyle ilgili olduğunu anlattım.

DERGİ ARŞİVİNDEN