İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Resmin şairinden İzmir’e sanat köyü önerisi

Türk resminin en özgün sanatçılarından olan ve ‘resmin şairi’ olarak tanınan Devrim Erbil, İzmir’de sanatın kentin her yerine yayılması gerektiğini söylüyor. Kentte bir sanatçılar köyü ya da mahallesi kurulmasını öneren usta sanatçı,“Sanat dolu bir hayat İzmir’e çok yakışır” diyor.

 

Söyleşi: Derya Şahin

‘Resmin şairi’ olarak tanınan Devrim Erbil, özgün çizgileri ve soyut anlatımıyla Türk modern resminde çığır açan dünya çapında bir sanatçı. Türkiye’de sanata ulaşmanın çok da kolay olmadığı, ülke çapındaki galeri sayısının bir elin parmağını geçmediği yıllarda şiir kitapları vasıtasıyla tanışmış sanatla. Henüz ilkokul sıralarındayken şiir yazmaya başlayan, ortaokulda ise sanatın bir başka dalına, resme olan yeteneği keşfedilen Erbil’in, bu yeteneği üzerinde şekillenen sanat yaşamında şiir hep var olmuş. Öyle ki sanatçı çizgi, renk ve dokunun gücünü yansıtan hayranlık uyandıran eserlerine doğanın şiirini ilmek ilmek dokuyor adeta. 60 yılı aşkın süredir sanatın içinde olan, yüzlerce öğrenci yetiştiren, dünyanın pek çok ülkesinde sergiler açan Erbil’in sanat yolculuğu devam ediyor.

“Belki bir gün, gücüm büyük resimler yapmaya yetmediği zaman, tuvalin karşısına oturacak ve bir şiir yazacağım; o da benim resmim olacak” diyen usta sanatçı ile İzmir Ekol Sanat Galerisi’nde, “Renkler ve Teknikler” temalı sergisinin açılışında keyifli bir söyleşi yaptık.

İzmir’in çok az kente nasip olan pek çok özelliğe sahip olduğunu dile getiren Erbil, sanatın kentin her yerine yayılması gerektiğini söylüyor. İzmir’de Pekin örneğinde olduğu gibi bir sanatçılar köyü kurulması önerisinde bulunan Erbil, “Sanat dolu bir hayat İzmir’e çok yakışır” diyor.

 

60 yılı aşkın süredir sanatın içinde olan, yurtiçi ve yurtdışında çok önemli çalışmalara imza atmış bir sanatçısınız. Bu yeteneğinizi keşfetme yolculuğunuz nasıl başladı?

Erbil: Bundan 70 sene önceydi, ilkokula yeni başlamıştım, Balıkesir’deydim. Türkiyenin birçok şehri gibi Balıkesir de sanatın her yere yayıldığı, sanattan herkesin haberdar olduğu bir kent değildi. O zamanlar, sadece halk evlerinde arada bir sergi açılırdı. Ve bu sergileri de o yaşta gidip görme şansım pek yoktu. Yıllar sonra üniversite eğitimim için İstanbul’a gittim. O dönemde İstanbul’da bile sadece iki tane sanat galerisi vardı. Galeriler daha çok yabancı ülkelerin kültür merkezlerinde mevcuttu.

Ben doğrudan doğruya resimle karşılaşmadım, ilk önce şiirle tanıştım, çünkü kitap Anadolu’ya ulaşıyordu. Şiirle başlamam, duyarlılığımın bir karşılığını şiirde bulmam ve orada görmemle açıklanabilir. İlkokulda şiirler yazmaya başladım. Ortaokula geldiğimde ise resim yeteneğim öğretmenlerim tarafından keşfedildi. Daha sonra çılgınca resim yapmaya başladım. Liseye geldiğimde sergiler açıyordum. İş üniversitede meslek seçimine geldi. 1954 yılıydı, oldukça başarılı bir öğrenciydim ve ressam olmaya çoktan karar vermiştim. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdim.

 

Sanat eğitimini 1950’li yıllarda almışsınız. Memur bir ailenin çocuğu olarak sanat eğitimi almayı tercih etmeniz çok kolay olmasa gerek.

Erbil: Kolay olmadı tabii ki, ama bugün de kolay değil. Akademiye eskiden hali vakti iyi olan ailelerin çocukları gidiyordu. Ressamlık ciddi bir meslek olarak görülmüyordu. Müzisyene çalgıcı, ressama boyacı denilirdi o zamanlar. Bütün öğrenim hayatım boyunca hem çalışıp hayatımı kazandım hem de okudum. Çünkü bir memur çocuğuydum. Hayat ile mücadeleyi o zaman tattım ve bu beni hırslandırdı, daha özgüvenle çalışmaya itti. Ve hep çalıştım hala çalışıyorum ve bu durumdan şikayetçi de değilim.

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi ve asistanı oldunuz. Bu sizin sanatsal kimliğinizin oluşmasına nasıl etki etti?

Erbil: Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir gelenek vardır ve bu gelenek hala devam eder; orada öğrenci hocasını seçer. Hocası ile uyuşmuyor ise öğrenci başka bir atölyeye geçebilir. Ben o zaman hiç düşünmeden hem edebiyatta hem de resimde Türkiye’nin en önemli isimlerinden biri olan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesini seçtim ve orada çılgınca çalışmaya başladım.

Nasıl ki genler insanın elinde olmadan kişiliğini oluşturuyorsa, bir hocayla beraber olmak, o etkiyi yaratıyor. Etki altında kalmak onun gibi yaşamak, onun gibi eserler vermek demek değil. Bedri Rahmi’nin benim hayatımdaki önemli yerlerden birisi coşkuyu sanatın temel ilkesi olarak almasıdır. Gözle görünenin bilincine varabilmek onun getirdiği bir ilkedir ve değişik tekniklerde eserler verebilmek yine Bedri Rahmi’den aldığım bir güçtür.

Benim sanat eğitimi aldığım yıllarda Anadolu uygarlıkları kültürü pek cidiye alınmazdı akademilerde. Ama Bedri Rahmi halk sanatlarını ciddiye alırdı. O da benim sanatımı etkilemiştir. Kilim ve halı çalışmalarım Bedri Rahmi’nin resmi sadece bir tuval üzerinde görmemesinin sonucudur. Kaldı ki çağımıız sanatı da sadece tuval içerisine sıkıştırılmış bir resim değildir. O en kolayıdır. Pratiktir ama başka tekniklerin de sanatta yer alması gerekir. Bedri Rahmi bana bu bakış açısını kazandırdı.

 

Ağırlıklı olarak çizgi, renk ve dokunun gücünü yansıtan, kendinize has bir tarzınız var. Bu tarzı nasıl geliştirdiniz?

Erbil: Zaman içinde oluştu. Benim başarım zaten özgün bir üslubu, biçimi çok erken yakalamamdan kaynaklanıyor. Bugünkü resmimin temel ilkeleri olan şiirsellik, soyutlama gibi ilkeleri renkli çizgilerle henüz ortaokul öğrencisiyken yakalamışım. Çizginin değerini hissetmişim, bugünkü resimlerimle o günküler arasında temel bir bağlantı var. Dolayısıyla eski ile yeni resimlerim arasında birbirini izleyen bir çizgi görürsünüz.

 

Tekniğinizi “şiirsel soyutlama” olarak tanımlıyorsunuz. Şiire olan ilginiz resimde vücut buluyor diyebilir miyiz?

Erbil: Benim resimlerimde hep doğa, doğanın biçimleri ve doğanın şiiri vardır. Ama onlar somut bir dünya ile soyut bir resim arasındaki bir sınırda gidip gelirler. O yüzden ben tarzımı şiirsel soyutlama (lyrical abstraction) olarak tanımlıyorum.

Profesyonel olarak ressamlığa adım attığımda şiir ve yazı çok gerilerde kaldı. Belki bir gün, gücüm büyük resimler yapmaya yetmediği zaman, tuvalin karşısına oturacak ve bir şiir yazacağım, o da benim resmim olacak.

 

Oldukça ilginç bir halı ve kilim koleksiyonunuz da var. Bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Erbil: Halı dokumayı Türklerin insanlığa armağan ettiği bir teknik olarak düşünmek gerekir. Bu tekniğin boyutları sadece geleneksel halı ve kilim motifleriyle sınırlı kalmamalı. Bir sanatçının çizdiği bir resmin de halıda uygulanabileceğini ve o dile tercüme edilebileceğini hissetmek ve onu uygulamak da ayrı bir durumdur. Ben bunu yaptım ve Anadolu’yu izledim, orada yapılanları gördüm. Önce bu işe meraklı olanlarla birlikte akademide böyle bir atölye kurduk. Gençler çok fazla ilgi göstermediler. Daha sonra ben kendim atölye kurdum ve kendi çalışmalarımı yaptım. Elimde 60 resimlik çok önemli bir kolleksiyon var. İnşallah devam da edecek.

 

Uzun yıllardar yurtiçi ve yurtdışında sergilerinize hiç ara vermeden devam ediyorsunuz. Bu yoğun çalışma temposu sizi yormuyor mu?

Erbil: Gece sabahlara kadar çalışıp uykusuz gözlerle dünyaya bakmanın yorucu olduğu kadar güzel bir tadı da vardır. Kendinizi sabahlara dek mesleğinize veriyorsunuz demektir. Ben bunu her zaman bir ölçü olarak alırım ve öğrencilerime de söylerim. Bu güne kadar akademi hocalığı, resim heykel müzesi müdürlüğü yaptım, sanatçı örgütlerinin başında bulundum, konferanslar verdim, yüzlerce sergi açtım, hala da açıyorum. Örneğin bu ay 5 sergi birden açtım. Yeni sergiler, konferanslar devam ediyor, emekli olmama rağmen öğretim üyeliğini de az çok sürdürüyorum. Yani sanatın içindeki 60 yıllık yolculuğum hala devam ediyor.

 

İzmir’de de birçok sergi açtınız. İzmir ve ketin sanatla ilişkisi hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Erbil: İzmir çok az kente nasip olan bir özelliğe sahip; tarih burada, doğa burada, güzellik burada iklimin sıcaklığı burada. İzmir daha başka şeylere de layık. İzmir’de sanat kentin her yerine yayılmalı.

20 gün önce Pekin’deyim ve orada eski bir sanayi bölgesinin galeriler ve müzeleri bünyesinde barındıran bir sanat merkezine dönüştüğünü gördüm. Bunun Türkiye’de bir örneği yok ama bir sanatçılar köyünü veya mahallesini ben İzmir’e yakıştırıyorum. İzmir bunlara layık ve bunların en güzellerini yapacak imkanlara da sahip. Burada hayatın güzelliği insanı yaşama doğru sürüklüyor ama sanat yaşamın dışında değil. Hem yaşam hem de sanat İzmir’e çok yakışıyor. Ama sanat dolu bir hayat İzmir’e daha çok yakışır.

 

İstanbul’un anıtsal yapılarını odak noktası olarak alan çalışmalarınız oldukça ilgi çekici. İzmir ile ilgili bu yönde bir çalışma yapmayı düşünür müsünüz?

Erbil: Daha önce Bayraklı’ya ilişkin bir çalışma yapmıştım. Bir kenti çok yakından tanımadan yapılan resmin çok da samimi olmayacağını düşünüyorum. Belki bundan sonra, İzmir’de daha çok yaşama şansım olur. Şu anda Swissotel Grand Efes İzmir’in her odasında birer özgün baskı resmim var. Otele gelenler onu görüyorlar. Yani İzmir’de beni görmek isteyen bir yerlerde bulur.

 

DERGİ ARŞİVİNDEN