BAYRAKLI

  • Bayraklı

    Kent merkezinde bir açık hava müzesi: Smyrna

    Yeşilova’daki yeni buluntularla İzmir’in yaşı 8 bin 500’e çıksa da yıllarca İzmir’in ilk kuruluş yeri olarak bilinen Smyrna uygarlık tarihinin 5 bin yıllık izlerini günümüze taşıyor.

    Homeros’un İlyada Destanı’nı M.Ö. 700’lü yıllarda eski İzmir’in merkezi olan Bayraklı’da yazdığına inanılıyor. Amazonların kraliçesinin adı Smryna olduğundan kentleşmenin başladığı bölgenin de bu isimle anıldığı da rivayet ediliyor.

    Smyrna, İzmir Bayraklı’da bir höyük üzerinde yer alıyor. Antik dönemde batısı ve güneyi denizle çevrili olan Bayraklı Höyüğü, bugün yüz ölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bir düzlük üzerinde kurulu küçük bir tepecik. Bayraklı Höyüğü’ndeki ilk bilimsel çalışmalar Ord. Prof. Ekrem Akurgal ve Prof. John M. Cook tarafından İngiliz ve Türk üyelerden oluşan bir heyet ile 1948-1951 arasında gerçekleştirildi. Profesör Akurgal, 1966 yılından itibaren 1993’e kadar kesintisiz olarak kazılarını sürdürdü. Çalışmalar 1993’ten bu yana Prof. Meral Akurgal başkanlığında yürütülüyor.

    Ekrem Akurgal Bayraklı Höyüğü üzerinde M.Ö. 11 – 4’üncü yüzyıl arasında kesintisiz on yerleşme katının varlığını ortaya koymuştur. Bu yerleşme katlarının verdiği sonuçlar Smyrna’nın, özellikle M.Ö. 7’nci yüzyıldan başlamak üzere 300 yıl boyunca ticari ve siyasi faaliyetin toplandığı bir merkez, bir ‘devlet kent’ olduğunu gösterir.

    M.Ö. 11 ve 9’uncu yüzyıllar arasında tek odadan oluşan bahçe içinde evlerle Smyrna, köy düzeyinde bir yerleşmeydi. Planı ve tarihi kesin olarak bilinen Batı Anadolu’nun en eski evi buradaki Oval Ev’dir. Ev, M.Ö. 10’uncu yüzyılın son dörtlüğüne tarihlenir. Tek odadan oluşan oval evin duvarları kerpiçtir. Smyrna’da M.Ö. 7’nci yüzyılın başından 6’ncı yüzyıl ortalarına kadar başta kent duvarı, Athena Tapınağı, anıtsal çeşme binası, Toplantı Megaronu, Çifte Megaron olmak üzere Doğu Hellen yapı sanatının bugün için en önemli taş yapıları inşa edilmiştir. Bunlar Doğu Helen mimarisi için hem en eski hem de ünik eserlerdir.

    Athena Tapınağı: Smyrna’da kazılarla ortaya çıkan tapınak en eski Athena Tapınağı’dır. Aiol düzeninde 6 x 10 sütunlu bir peripterostur. M.Ö. 7’nci yüzyılın sonuna ait tapınağın sütun kaideleri, tamburları ve volütlü başlık parçaları tüf taşındandır. Mimarlık elemanlarından özellikle sütun başlıkları büyük bir sanat yaratısı olup, Aiol mimarlığının ilk ve en güzel örnekleridir.  M.Ö. 600’lerde İzmir’in Lidya Kralı Alyattes tarafından ele geçirilmesi esnasında tapınak hasar görür. Ancak hemen onarılır. Kent M.Ö. 6’ncı yüzyılın ortalarına değin yine eskisi gibi oldukça parlak bir yaşam sürdürür. Tapınakta bu sürece ait çok güzel eserler ele geçmiştir. M.Ö. 546’da olagelen Pers saldırısı ile tapınak işlevini yitirir. Bu tarihten sonra tapınak kullanılmamıştır. Eski Smyrna’da Athena Tapınağı’nın güneydoğu köşesinde bir tapınak yapısının temelleri daha vardır.

    Athena Caddesi: Smyrna’nın M.Ö. 7’nci yüzyıl sonundan itibaren M.Ö. 4’üncü yüzyıl da dahil olmak üzere kullanılan, Athena Tapınağı’nın önünden başlayıp batıda, limanda son bulan bir ana caddesi vardır. Athena Caddesi M.Ö. 6’ncı yüzyılın başından itibaren, kendisine dik olarak ulaşan birbirlerine paralel sokaklarla bir geometrik doku oluşturur.

    Çifte Megaron: Smyrna’da M.Ö. 7’nci yüzyılın ikinci yarısına ait evlerin hepsi megaron türünde yapılardır. Bazı evlerde dış duvara paralel olarak yerleştirilmiş birer su kanalı da vardır. M.Ö. 6’ncı yüzyıldaki en belli başlı ev örneği Çifte Megaron’dur. Megaronun tabanı taş bloklarla kaplıdır. Önündeki mekanlar avlu olarak kullanılmıştır. Çok odalı, avlulu ev tipinin ilk örneklerinden biridir.

    Sur: Ege’deki Aiol ve İon yerleşmeleri içerisinde Arkaik Dönem’de taş işçiliğinin en güzel ve en eski sur örneği Smyrna’yı çevreler. Bu sur Doğu Hellen dünyasının polygonal taş işçiliğinde örülü şimdilik en eski örneğidir. Kent surunun güney bölümü 75 metre, doğu bölümü ise 145 metre uzunlukta ortaya çıkarılmıştır. Surun genişliği 13-15 metre arasında değişmektedir. Üst yapısı kerpiç olan surun yapımına M.Ö. 7’nci yüzyılın ilk yarısında başlanmıştır. Surun kuzeydoğu köşesinde kentin girişi yer alır. Lidya Kralı Alyattes’in saldırısı esnasında (M.Ö. 600) surun kerpiç üst yapısı bütünüyle tahrip edilmiştir. Saldırı sonrası M.Ö. 6’ncı yüzyıl başlarında üst yapı baştanbaşa taş olarak yenilenmiştir. Kısa bir süre sonra da Arkaik surun önüne ikinci bir sur daha inşa edilmiştir.

    Anıtsal çeşme: Surun güneydoğu köşesinde Smyrna’nın anıtsal çeşme yapısı yer alır. İlk olarak 1948-1951 yılı kazılarında açılmış, 1995 yılındaki çalışmalarla bütünüyle ortaya çıkarılmıştır. Çeşme, hem kente hem de kent dışına hizmet veren bir yapıdır. Bindirme tekniğinde andezit taştan inşa edilmiştir. Çeşme, yapım tekniği ve anıtsal binası ile Adalar ve Yunanistan da dahil olmak üzere Batı dünyasındaki bu tür mühendislik yapılarının günümüze kadar korunmuş şimdilik en erken ve en eski örneğidir.

    Gömü alanı: Smyrna kenti için iki gömü alanı vardır. Bir tanesi Yamanlar yamaçlarındaki M.Ö. 6-4’üncü yüzyıllara ait büyük nekropol, diğeri ise kent duvarının önündeki M.Ö. 7’nci yüzyıl sonu ve 6’ncı yüzyıl ortası arasındaki kısa dönemde kullanılan gömü alanıdır.

    Tantalos Mezarı: Bayraklı Höyüğü’nden bir zamanlar çok güzel görünen buradaki Tantalos Mezarı, son elli yılda üzerine ve çevresine yapılan inşaatlarla yok olmuş durumdadır. Ekrem Akurgal 1946 ve 1950 yıllarındaki Bayraklı raporlarında 31 metre çapındaki Tantalos Mezarı’nın Arkaik Dönem’e ait olduğunu ve 7’nci yüzyılın sonlarında ya da 6’ncı yüzyılın ilk yarısında yapılmış olduğunu belirtmiştir. M.Ö. 630-545 tarihleri arasındaki süreç Smyrna’nın parlak çağıdır. Bu dönem boyunca İzmir’de öteki İon kentlerinde olduğu gibi bir kral ya da tiran tarafından idare ediliyordu. Bu nedenle büyük bir olasılıkla tümülüs, kenti idare eden kimsenin mezarı olmalıdır. Burada, ayrıca M. Ö. 4’üncü yüzyıla ait üç adet tümülüs daha vardır.

    Günümüzde bütün nekropolis alanı evlerle kaplıdır. Smyrna Kenti’ni kuşatan surun önündeki diğer nekropolde, Alyattes saldırısı sonrasında ölen kent soyluları gömülüdür. Höyüğün doğu ve güney eteklerinde günümüzde iki sur arasında kalan bu alan, M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında nekropol olarak kullanılmıştır. Burada surlar içinde yaşayan yönetici sınıfına ve soylulara ait lahit ve pişmiş toprak gömüler ortaya çıkarılmıştır. Kapların hediyeleri arasında Ege ve Akdeniz uygarlıklarına ait ithal eserler dikkati çeker.

    İzmir’in tam ortasında yer alan ve bir açık hava müzesi niteliği taşıyan Bayraklı Höyüğü üzerindeki kültür varlıklarının ziyarete açılarak, turizm açısından değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Aynı zamanda arkeoloji ve tarih bilincinin ziyaretçilere kazandırılması düşüncesiyle höyük eteklerinde sergileme alanları ve bir gezi parkuru projesi hazırlanıyor. Günümüzde çevresi yoğun yerleşim alanlarıyla çevrili olan Bayraklı Höyüğü’nün, yerli-yabancı turistler tarafından devamlı olarak gezilebilen bir arkeolojik park haline getirilmesi planlanıyor.

    111 yıldır ayakta: Saint Antoine Katolik Kilisesi

    Bir Katolik kilisesi olan Saint Antoine, Bayraklı Fuat Edip Baksı Mahallesi’nde 1610, 1611 ve 1641 sokakların arasında bulunur. Kilisenin bulunduğu yerde 1898 yılında Transibulo Pittako isimli bir kişi bir köy kurmuştur. Daha sonra İzmir’den gelen Katolik aileler burada yazlık evler yapmışlardır. Bu yerleşim alanında Katoliklerin çoğalması üzerine bir kilise yapılmasına karar verilmiştir. P.Giambattista da S.Lorenzo (Cappuccino) isimli iki rahip burada yaşayan Jamafta ailesini ziyarete gelmiştir. Bu aile mülkiyetlerindeki araziyi manastır ve kilise yapılmak üzere bu iki rahibe vermişlerdir. Osmanlı hükümetinden alınan izin ile 1902 yılında kilisenin temelleri atılmış ve birinci katı tamamlanmıştır. Bundan sonraki dönemlerde kilise yanındaki manastır, altı sınıflı bir İtalyan okulu yapılmış ve kilisenin yanına da günümüze gelemeyen bir mezarlık eklenmiştir. Kilise dikdörtgen planlı kesme taştan ve tuğladan yapılmıştır. Üç bölümlü apsidi dışarıya doğru çıkıntılı olup, üzeri kırma çatı ile örtülüdür. Kilisenin gotik üslupta ince uzun yuvarlak kemerli pencereleri bulunmaktadır. Kilisenin çan kulelerinden biri deprem sırasında yıkılmış ve günümüze yalnızca ana mekâna bitişik olan kesme taştan kulesi gelebilmiştir. Kilise 1966 yılı depreminde hasar görmüş, 1990 yılında yanındaki manastır ile birlikte onarılmış olup, günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir.