İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Bitmeyen bir rüya; Foça

Masmavi denizi, taş evlerini süsleyen begonvilleri, şarkılar söyleyen martıları, mis kokan akşamsefaları ve içinizi ısıtan samimi insanları ile neşe ve huzurun ruhunuzu sardığı bir coğrafyadır Foça

 

 

Kimi yerler vardır, bir kerecik orada bulunmanız yeterlidir içinizi saran neşeyi, ruhunuzu okşayan huzuru ömür boyu hatırlamanız için.

Denizle bu kadar iç içe, huzurla bu kadar koyun koyuna bir yer hayal etmemiş olabilirsiniz Foça'yı görmeden önce.

Her mevsimin nefes kesici güzellikte olduğu, çeşit çeşit kuşların, sayısız türden balığın, fokların bir arada yaşadığı, adım attığınız anda berrak denizin serin sularına kulaç atabileceğiniz kaç yer vardır?

Ege’de otantik dokusunu koruyabilmiş bir avuç beldeden biridir Foça. Bir rüya ülkesini andıran bu şirin ilçe; denize açılan dar sokakları, etrafını rengârenk çiçeklerin sardığı taş evleri, yel değirmenleri, faytonları ve sıcacık insanları ile sizi kendisine çeker. Bu yüzdendir ki Foça’ya gelip de onu sevmemek, tekrar tekrar geri dönmemek mümkün değildir.

Foça'ya ulaştığınızda yeşil ve mavinin göz kamaştırıcı birlikteliği size yol boyunca eşlik eder. Eski Foça’dan Yeni Foça yönüne doğru ilerlerken art arda göreceğiniz Mersinaki koyları bölgenin en güzel plajlarıdır. Foça'nın merkezinde, Reha Midilli ve Aşıklar Caddesi'nin buluştuğu koya ise 'Küçük Deniz' adı verilir. Burası ilçenin kalbinin attığı koydur; lokantalar, dükkânlar, barlar, balık hali hepsi birbirine komşudur. Kıyılarında balık ve yosun kokusu duyulan bu kentte sabah çayını ağını onaran bir balıkçı ile paylaşabilir, canınızın çektiği her an her yerde denize atlayıp yüzebilirsiniz.

Adalar diyarı

Foça çevresinde irili ufaklı pek çok ada bulunur. Bunlar Orak (93 ha), İncir (18 ha), Fener (14 ha), Hayırsız (5 ha), Kartdere (2 ha) ve Metelik (1,5 ha) adalarıdır. Orak Adası’nın güney kıyısında uzun bir çakıllı kumsal; Orak, Hayırsız ve Kartdere'de onlarca metre yüksekliğe ulaşan dik yarlar bulunur. Adalar genelde otsu, çalımsı bitkiler ve makiyle kaplıdır. İncir Adası’nın kuzey kıyılarında küçük bir çam ormanı, Fener Adası’nda ise kaktüsle kaplı bir alan bulunur.

Foça'da günübirlik tekne turlarına katılarak ya da özel bir tekne kiralayarak bu adaları gezebilirsiniz. İlk durağınız, Foça'ya yarım saat uzaklıktaki Orak adası olacaktır. Adanın ilk bölümünde küçücük bir göl bulunur. Göle paralel ilerlemeye devam ederseniz, eşine hiç bir yerde rastlanmayan, hayranlık uyandıran Siren Kayalıkları karşınıza çıkar. Eğer şansınız varsa, rüzgârın ve dalgaların aşındırdığı kayalıklar arasından sevimli Akdeniz foklarını görebilirsiniz.

Büyüleyici taş evler

Asırlar boyu farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan Foça, tarihi yapısını koruyan taş evleriyle dikkat çeker. Foça'nın zamana meydan okuyarak ayakta kalan eski taş evleri, Foça'nın buram buram tarih kokan sokaklarını adeta bir dantel gibi süsler. Dış cephelerinde, yapım tarihi ve kime ait olduğunu belirten kitabe benzeri kabartma yazı ve sembollerin bulunduğu bu evlerin her biri tarihi eser niteliği taşımaktadır. Yapımları 1800'lü yıllara dayanan evlerin yüksek tavanları, ahşap kepenkleri, usta ellerde oya gibi işlenmiş süslemeleri, her biri ayrı bir anlam taşıyan kapı tokmakları ve zarif cumbaları hayranlık uyandırır. Mimari ve tarihi öneme sahip olan bu evlerin bazıları günümüzde butik otel, restoran ve kafetarya gibi mekânlar olarak hizmet vermektedir.

Doğal Mutfak

Foça, tertemiz havası, mükemmel denizi ve nefis yemekleri ile adeta bir terapi merkezi gibidir. Uluslararası Slow Food Hareketi'nin Türkiye'deki ilk temsilcilerinden olan  ilçe, Foça Zeytindalı Birliği tarafından oluşturulan Foça Yeryüzü Pazarı ile, Uluslararası Slow Food Örgütü'nün 2014 yılında İtalya'da gerçekleştirdiği Yeryüzü Pazarları Yarışması'nda 39 pazar içerisinden birinci seçilmiştir.

Foça mutfağı genel özellikleriyle Batı Anadolu kıyıları ve Ege adalarında yapılan tüm yemekleri içerir. Ağırlığı ege otları ve deniz ürünlerinin oluşturduğu bu mutfakta; Enginar, rezene, arapsaçı, turpotu, ısırganotu ve ebegümeciyle yapılan nefis zeytinyağlı yemekler, mezeler ve salatalar önemli bir yer tutar. Yoğurtlu balık, balık çorbası, kalamar dolması, balık dolması ve balık paçası ise mutlaka tadılması gereken lezzetlerdendir.

Özgür denizcilerin kenti

Adını, kenti çevreleyen adalarda yaşayan foklardan alan Foça (Phokaia) MÖ 11 yy. da Aioller tarafından kuruldu. Anadolu’nun en eski yerleşik halkları olan Kyme, Erythrai ve Teos kentlerinden gelen İyonyalıların kaynaşarak birlikte yükselttikleri Foça Uygarlığı, denizci bir ekonomiyedayanan ve denizaşırı kolonizasyonla beslenen dinamik bir yapıya sahipti. Gemi yapımında oldukça ileri olan Foçalılar büyük gövdeli yük​gemileri yerine, yüksek hıza erişebilen 50 kürekli ve 500 yolcu taşıma gücünde hızlı tekneler kullanıyorlardı. Onlar, dev kürekleri ve fırtınalarda bile parçalanmayan yelkenli tekneleriyle maviliklerin özgür denizcileriydiler.

Phokaialılar'ın denizcilikteki ustalığı, ticaret alanında da başarılı olmalarına olanak sağlamıştı. Phokaia, İyonya'da doğal altın-gümüş karışımı elektron sikkeyi ilk bastıran kentlerden biriydi. Batı uygarlığının temellerini atarken felsefenin, sanatın ve mimarlığın da öncüsü oldular. Mühendislik konusundaki üstün zekâları ve denizcilikteki başarıları ile Ege, Akdeniz ve Karadeniz'e açılarak çok sayıda koloni kurdular. Karadeniz'deki Amysos (bugünkü Samsun); Çanakkale Boğazı'ndaki Lampsakos (bugünkü Lapseki); Midilli Adası'ndaki Methymna (bugünkü Molyvoz); Güney İtalya'daki Elea (bugünkü Velia); Korsika'daki Alalia; Güney Fransa'daki Massalia (bugünkü Marsilya), Nice ve Antibes; İspanya'daki Ampuria Foçalılar'ın tarihte kurduğu kolonilerden bazılarıdır.

Tarihin bıraktığı izler

Foça'nın Küçükdeniz ile Büyükdeniz denilen iki koyu arasında Beş Kapılar Kalesi bulunmaktadır. Bu antik kale Michel Paleoloc tarafından 1275 yılında Cenevizli Manuel Zacharna'ya verilmiş ve zaman içerisinde Cenevizliler tarafından surları onarılmış. Foça'nın 1455 yılında Osmanlı topraklarına katılmasından sonra surlar yeniden onarılarak bugün dokuz tanesini ayırt edebileceğimiz kulelerle donatılmış. Beş Kapılar'da bugün Açıkhava Tiyatrosu olarak kullanılan bölüm 'kayıkhane' olarak biliniyor. Giriş kapısının üzerinde yer alan yazıta göre, Kanuni Sultan Süleyman zamanında 1538-1539 yıllarında onarım görmüş.

Foça'nın güney batısındaki Kale Burnu'nda, 'Dış Kale' ya da 'Ceneviz Kalesi' diye anılan kale ise kaynaklara göre 1678 yılında bölgeyi korumak için stratejik bir noktada, Osmanlılar tarafından bir boğazkesen olarak yapılmış. Bir burun üzerinde yer alan Kale, doğuda savunma amacıyla anakaradan büyük bir hendekle ayrılmış.

Foça'daki önemli tarihi kalıntılardan biri olan Kybele Açıkhava Tapınağı ise MÖ 580 yılına tarihleniyor. Burada bulunan çeşitli büyüklüklerdeki beş nişte tanrıça Kybele’nin heykelleri ve kabartmaları yer alıyormuş. Kayaya oyulmuş adak havuzu ile denizci fenerlerinin konulması için yapılan küçük nişler denizden gelenlerin burada tapındıklarını ortaya koyuyor.

Her medeniyetten ayrı bir eser

Foça'da günümüze kadar ulaşan en önemli kalıntılardan biri de 'Taş Kule /Taş Ev /Satrap Mezarı' olarak da anılan mezar ve etrafındaki kalıntılar. Kesin tarihi belirlenemese de mezarın Pers egemenliği esnasında yörede bulunan bir komutan veya Satrap (Vali) adına MÖ 546 yılının ikinci yarısında yapıldığı kabul ediliyor. Üst bölümü kübik bir biçimde basamaklar halinde yukarı doğru küçülerek uzayan mezar yerli bir kayaya oyulmuş. Mezarın sağında ve solunda dinsel törenler için basamaklar bulunuyor. Bu basamaklar üzerinde bulunan çukurlar, Zerdüşt inancına göre ateş yakılması için yapılmış. Taş evin etrafına oyulmuş olan nişler ise kurban törenleri için oluşturulmuş.

Can Dede Tepesi’nin eteğinde yer alan ve kaya mezar tipindeki yapı ise 'Şeytan Hamamı' olarak biliniyor. Yine kayalara oyularak yapılan bir aile mezarı olan bu yapı, uzun bir yol ve iki mezar odasından oluşuyor. Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, yapmış olduğu kazılar sırasında mezarın MÖ 4. yüzyıla ait olduğunu ortaya çıkarmış.

Anadolu’nun en eski tiyatrosu olarak bilinen 'Antik Tiyatro', arkeolojik çalışmaların ortaya çıkardığı bir başka değerli eser. MÖ 340 – 330 yıllarına tarihlenen Tiyatro, dayanıklı bir taş türü olmayan ve yörede Foça taşı olarak anılan 'Tufa'dan yapılmış.

'Arkaik Duvar' olarak bilinen ve Foça'nın Arkaik dönemde 5 km. uzunluğunda surlara sahip olduğunu ortaya koyan duvarlar ise oldukça iyi durumda. Herodot  bu duvardan sıkça bahsettiği için duvar 'Herodot Duvarı' olarak da anılıyor. Duvarın yanında yer alan 4m. genişliğindeki boşluğun kent kapısı olduğu saptanmış, kapının her iki yanında bulunan 5m. genişliğindeki kulelerin ahşap kirişleri yangın nedeniyle kömürleşmiş. Ele geçirilen Pers ok ve mızrak uçları, kırık amforalar ve bilinen eski mancınık güllesi, MÖ 546'da büyük bir savaş olduğunu gösteriyor. Bu savaş, Persler ile Phokaialılar arasında gerçekleşen savaşa işaret ediyor.

Türk dönemi eserleri

Kentin Türk Dönemi'ne ait en önemli yapısı ise Fatih Camii. Camide iki kitabe bulunuyor. Avlu kapısındaki kitabe 1531 tarihli. Kitabeye göre avlu kapısı Mustafa Ağa adlı bir kişi tarafından yaptırılmış. Ana giriş üzerindeki kitabeye göre ise camii Kanuni Sultan Süleyman'ın emri ile yeniden inşa ettirilmiş. Kitabelerden, caminin Foça'nın fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılarak, 1531 yılında bir avluyla çevrelendiği, daha sonra Kanuni Sultan Süleyman'ın emri ile yeniden inşa edildiği anlaşılıyor.

Osmanlı Mezarlığı da kentte tarihi önemi olan mekânlar arasında. Mezarlığın, 16. yy'ın sonuna kadar uzanan bir zaman dilimi içinde gömüye açık olduğu biliniyor. Mezar taşlarının üzerinde; Hz. Muhammed'in sembolü olan gül, zarafeti simgeleyen lale, sürekli yeşil kalmasıyla ebediliği simgeleyen selvi ağacı, bolluk ve bereketi simgeleyen üzüm salkımları, cenneti simgeleyen hurma ağacı ve stilize edilmiş birçok bitkisel motif yer alıyor.

Siren Kayalıkları ve tatlı ezgileri

Siren Kayalıkları, Foça'ya gidildiğinde mutlaka görülmesi gereken doğal güzellikler  arasındadır. Yunan Mitolojisinde kayalık ve boş adalarda yaşadıklarına inanılan Sirenler, geniş kanatları olan, kuş şeklinde bir vücuda ve kadın başına sahip olan yaratıklardır. Yüzleri çok güzel, sesleri etkileyicidir. Sürekli olarak bir şarkı mırıldanırlar. Efsaneye göre buralardan geçmekte olan denizciler sirenlerin söylediği şarkılardan büyülenerek gemilerini bilinçsizce kayalara doğru sürmekte ve gemileri parçalanınca da sirenlere yem olmaktadır.

Sirenler ve siren kayalıkları, ilk defa Homeros'un Odysseia destanı ile karşımıza çıkar. Efsaneye göre Troya (Truva) savaşından dönen Kral Odyseus, Foça kıyılarında büyücü Kirke'nin anlattığı sirenlerin adasına yaklaşır. Odyseus, gemisiyle bu kayalıkların arasından geçmek üzereyken, büyücü Kirke'nin sirenler hakkındaki uyarısını hatırlar. Sirenlerin büyülü çığlıklarına kapılmamak için kendisini geminin direğine halatlarla sıkıca bağlatır, ağzını süngerle kapatıp, tayfalarının da kulaklarını bal mumu ile tıkattırır. Böylece siren kayalıklarından çıkan sesi sadece kendisi duyacaktır. Daha sonra; tam sirenlerin yanından geçerken sonsuza kadar bu körfezde kalmak için büyük bir istek duyar, tayfalarına emir vermek ister, ancak ağzı kapalı olduğu için bunu başaramaz.

Homeros'un Odise (Odysseia) destanın kahramanı

 

Odysseus'un ağzından sirenler;

..."Ulu tanrıça kirke ne yapın yapın, tanrısal sirenlerden sakının dedi bana..

Büyüleyen seslerinden çiçekli çayırlarından sakının.

Sen dinle o sesi, ama bağlasınlar ayakta seni

kollarından bacaklarından orta direğe...

Böyle dedim ve uyardım arkadaşlarımı...

Bu ara gemimiz sirenlerin adasına varmıştı bile..

Çünkü itici bir rüzgâr esiyordu arkamızdan...

Derken rüzgâr düştü, deniz oldu çarşaf gibi.

Bir tanrı bütün dalgaları dindirmişti.

Yoldaşlarım kalkıp geminin yelkenlerini topladılar,

Sonra da kürekleriyle döve döve köpürttüler denizi.

O zaman ben tunç kılıcımla mum peteğini parçaladım ufak ufak,

Ezdim güçlü ellerimle mumu.

Sürdüm arkadaşlarımın kulaklarına.

Duymaz oldular artık sirenleri...

Onlar da bağladılar kollarımdan bacaklarımdan orta direğe beni..

Sonra vurdular kürekleriyle kırçıl denize durmadan...

-Bir sıvışsak göz açıp kapayıncaya dek şuradan- dedik.

Ama gözlerinden kaçmadı, yakından geçen hızlı gemi sirenlerin.

Çınlayan sesleriyle hemen başladılar ezgiye:

-Gel buraya, dillere destan Odysseus, Akhaların şanı şerefi.

Durdur gemini de duy bizim sesimizi.

Hiçbir zaman bir kara gemi buradan geçemedi,

Durup dinlemeden ağzımdan çıkan tatlı ezgileri,

Dinlerler doya doya, daha çok şey öğrenip öyle giderler,

Biliriz biz engin Troya'da olup bitenleri...

Güzelim sesleriyle onlar böyle diyorlardı ve dinlemek istiyordu benim gönlüm,

Kaşlarımla işmar verdim arkadaşlara

Çözün dedim beni

Onlarsa ha bire kürek çekiyorlardı iki büklüm..

Az sonra epey uzaklaşmıştık sirenlerden

Artık duymaz olmuştuk seslerini..."

 

Diriliğin ve erken uyanışın sembolü

Foça kıyılarından bir ulusun uyanışına tanık olmanın öyküsü...

İsmini Fok balığından alan Foça'nın sembollerinden bir diğeri de diriliğin ve erken uyanışın sembolü olan Horoz'dur. Horoz sembolü, Phokaia'da tahta yontu olarak gemilerin baş tarafında, topraktan heykelcik olarak Halk Meclisi'nde, tapınaklarda ve agorada kullanılırdı.

Phokaia MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında altın çağını yaşıyor, yine aynı yıllar Perslerin önlenemez yayılışına tanık oluyordu. Önünde hiçbir ordunun dayanamadığı Pers orduları, zenginliği ile göz dolduran Phokaia’yı kuşattılar. Kent, daha önceden 18 - 20 metrelik surlarla çevrilmişti ancak hiçbir sur Persleri durduracak kadar güçlü değildi. Phokaialılar, daha fazla direnç gösteremeyeceklerini anladılar ve teslim olmadan önce Pers kralından bir gece süre istediler. Pers Kralı Harpagos bu teklifi kabul etti. Gece sabaha döndüğünde Persler kente girdi, ancak etrafta kimseyi bulamadılar. Köle olmaktansa yurtsuz kalmayı tercih eden Foçalılar, değerli eşyalarını da gemilere yükleyerek çoktan denize açılmışlardı. Kürekli gemilerle yapılan bu yolculukta her geminin önünde tahta yontudan horoz bulunuyordu.

Yaman denizciler olan Phokaialılar, gemileriyle birçok yere ulaşıp liman kentleri ve yerleşim birimleri kurdular. Bugün Fransa'nın en büyük ikinci kenti olan Marsilya da bu kenlerden biridir. Marsilya Limanı’nda bulunan bir pirinç plakada, "Bu şehir, MÖ 600 yılında Anadolu’dan gelen Phokaialılar tarafından kurulmuştur" yazar. Fransız kamuoyunda Marsilya’dan hâlâ "La Ville Phocéenne " yani "Foçalı Şehir" olarak söz edilir.

Horoz simgesi de bu şekilde Foça'dan Marsilya'ya kadar uzanmıştır ve Marsilya'nın simgesi haline gelir. Gal Horozu olarak da bilinen bu horoz sembolü zamanla tüm Fransa'ya yayılır. 1789 yılındaki Fransız İhtilali'nden sonra ise iyice benimsenir. İhtilal sırasında Marsilyalılar, ellerinde üzerinde horoz simgesi bulunan bayraklar taşıyarak marşlar söyler. Bu sırada, bayrakların üzerindeki horoz sembollerini çok beğenen ihtilalciler, bunu kendilerine de sembol olarak seçer. Böylece, Eski Foçalılar için diriliş, uyanış ve gücün sembolü olan horoz, Fransa'nın da simgesi haline gelir.

 

Foça'dan Marsilya'ya zamanda yolculuk

2009 yazında  önemli bir olay gerçekleşti ve MÖ 600'lü yıllarda Phokaialıların Marsilya'ya kadar uzanan tarihsel yolculuğu, 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği'nin projesiyle; arkeolojik verilere dayanılarak dönemin tarihsel özelliklerine uygun bir şekilde Urla İskele’deki Antik Gemi Atölyesi’nde inşa edilen Kybele Gemisi ile yeniden gerçekleştirildi. Kybele, bilim adamları ve gönüllülerden oluşan kafile ile 7 Haziran 2009 tarihinde, eski çağda yaşayan Foçalıların izlediği rota üzerinden bin 700 deniz mili yol kat ederek 56 günde Fransa'nın Marsilya kentine ulaştı.

Dönemin şartlarına göre 19 metre boyunda ve 4.5 metre eninde inşa edilen geminin, 20 küreği ve 12 metre boyunda bir yelken direği bulunuyor.

Ege ve Akdeniz ortak kültürünün kaynaklarının ortaya çıkarılması, Ege kökenli Avrupa kentlerinin tarihsel altyapısının aydınlatılması, İzmir ve civarının antik çağdan günümüze ticari öneminin yeniden vurgulanması ve Türkiye'nin Fransa'da etkin tanıtılması amacıyla 2600 yıl önceki yolculuğu yeniden gerçekleştiren Kybele, bu anlamda önemli bir misyonu yerine getirdi.

 

En güzel gökyüzünün altında...

Troya Savaşı’nı kaleme almak için Anadolu'ya gelen ünlü tarihçi Herodot'un dediği gibi “en yüce gökkubbenin altında ve dünyanın en güzel ikliminde” kurulmuş  olan Foça; muhteşem doğası, kültürel dokusu ve tarihi değerleri ile sizi âdeta rüyalar alemine götürür. Ege'nin içten dokusunu, neşesini ruhunuza işletir.

Unutmayın; her mevsim Foça’yı ziyaret etme, hayallerinizdeki mavi sığınağı keşfetme zamanıdır.

DERGİ ARŞİVİNDEN