İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Şadan Dede ile torun Azra Dionysos’un kenti Teos’ta

Seferihisar’daki Teos, şair Anakreon’un, Atomist Demokritos’un kenti, sanatın başkentiydi.

Yazı: Şadan Gökovalı / Türkiye Rehberi

 

Azra: Hadi Dede, ben hazırım!

Dede: Hayrola Azra; sabah sabah neye, nereye hazırsın?

Azra: Unuttun mu dedeciğim, bugün beni güzel ve önemli bir yere götürecektin?

Dede: Unutur muyum güzel torunum? Okulunu başarıyla bitirmekle bunu hak ettin. Üstelik, ülkemizi daha iyi tanımak istemen sevindirdi beni. Hadi bakalım; hemen atlıyoruz arabaya! Fotoğraf makineni aldın değil mi?

Azra: Aman Dede, cep telefonum var ya!           

“Saçlarıma ak düştü,

                                    Bir tutam saçım var zaten!

                                    Yüzümde gençlikten eser yok!

                                    Dişlerimse dökülüyor birer birer

                                    Kaç yılı kaldı şu tatlı ömrün? ”

 Azra: Olur mu dedeciğim. Sen hep kendini “orta yaşlı“ değil, “orta genç “ saymaz mısın?

Dede: Haklısın ama bu şiir benim değil, bugün gezeceğimiz Teos’ ta, günümüzden 2 bin 500 yıl önce yaşamış büyük şair Anakreon’a ait.

Bademler üzeri Sığacık

Dede: Sağa bak Azra. Deniz yol boyunca bize yoldaşlık ediyor. Sanki dalgalar kıyıya vuracak da, kıyı çekiliveriyor gerisin geri. Güzelbahçe’yi geçtikten sonra sola, güneye yöneliyoruz.

Sağımızda, son yılların pek tercih edilen yerleşim yeri Yelki, solumuzda, yamacın kulağına küpe gibi asılmış Gödence var. Az ileride, sağda görülen köy, Bademler!

Azra: Aaa, evet. Hani şu, tiyatrosu olan Bademler!

Dede: Evet Azra. Bademler’de tiyatro etkinliği 60 yıl önce başlamış. Köyün, 250 kişi alabilen tiyatro binası var. Buraya önemli tiyatro toplulukları geldiği gibi; köylüler de çeşitli temsiller sahneye koyup, kendileri oynuyor. Şunu da ekleyeyim: Hiçbir oyunda, tek bir boş sandalye kalmıyor.

Bak konuşurken zamanın nasıl geçtiğini, ne kadar yol geldiğimizi fark etmedik. İşte Azra torun; karşımızda Citta Slow Seferihisar!

Azra: Çok soru soruyorum diye bana gücenmiyorsun, değil mi? “Citta Slow” ne demekti dedeciğim?

Dede: Hiç gücenir miyim? Ne kadar çok sorarsan, o kadar sevinirim. Çünkü soru sormak, bilenin hakkıdır. Hem de, iyi dinlediğinin kanıtıdır bu! “Citta Slow”, evrensel bir kavram; “yavaş” ya da “sakin şehir “ demek!

Seferihisar, Türkiye’de bu sıfatı alan ilk şehir. Gerçi son zamanlarda biraz hareketlilik gözleniyor ama, bunu da turizmin bir getirisi saymak gerek.

Seferihisar’dan sağa sapıp, Sığacık yoluna sapıyoruz.

Azra: Dedeciğim, ne güzel koku var burada; ne kokusu bu?

Dede: Portakal, mandalina kokusu!

Azra: Sağımızda, çok iri taşlarla kurulmuş duvarlar görüyorum!

Dede: Bu duvarlar, Sığacık Kalesi’ne ait. Burada taa Selçuklular zamanında yapılan kale, Aydınoğulları döneminde onarılmış. Son olarak, Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos Seferi dolayısıyla, on altıncı yüzyılın ilk çeyreği içinde Parlak Mustafa Paşa tarafından yeniden inşa edilmiş.

Azra: On altıncı yüzyılda yapıldığına göre, demek 400 yıllık bir kale bu. Ama içinde bir kalabalık, bir hareketlilik var?

Dede: İyi gözlemcisin! Evet; Kale içinde, alanda ve sokaklarda köylüler, kendi yetiştirdikleri organik ürünleri satıyorlar. Özellikle hanımlar, el hünerlerini de gösterip, aile bütçelerine katkıda bulunuyor!

Aç koynunu Teos!

Azra’cığım, ben araba kullandığım için önüme bakayım; sen de sağ aşağımızda, Sığacık limanına bak. Ana gibi kucağını açmış; tekneler, mavi tarlada ak güvercinler gibi!

Azra: Yaşşa be dede! Şairsin, şiir gibi konuşuyorsun!

Dede: Büyüklerimiz ne demiş: “Söyleyene değil, söyletene bak!” Boşuna mı Homer’ler, Yunus Emre’ler, Mevlana’lar, Karacaoğlan’lar bu topraklarda yaşamış. Ama asıl şiir olan, sağ aşağımızda kuşbakışı gördüğümüz Teos Antik Kenti.

Gel güzel torunum. Aracımızı uygun bir yere park edelim; biz de bagajdan taburelerimizi çıkarıp, şu zeytin ağacının gölgesine oturalım. Hem biraz soluklanmış oluruz, hem de Teos hakkında biraz bilgi vereyim sana.

Azra: Sabırsızlıkla bekliyorum dedeciğim. Bilgiye acıktım, bilgiye susadım.

Dede: İşte, sen de şiir gibi konuştun; hatta “gibi”si yok!

Adından başlayayım: “Teokrasi”, “teogoniya”, “ teokrat “sözlerini duymuşsundur. Bunlar, tanrıyla, dinle ilgili kavramlar. Eski Anadolu dilinde “Teos”, “tanrı” demek. Ama eski çağlarda insanlar, her olay ve duygunun ayrı birer tanrısı olduğuna inanıyordu.

“Teos” adını, “Baba Tanrı” diye kabul edenler var. Mitolojide baştanrı “Zeus” ama, burada daha çok, Şarap ve Eğlence Tanrısı Dionysos’a tapkı gösteriliyormuş. Bu tanrının adı “iki kez doğan” anlamına geliyor!

Azra: Sormadan duramam; “iki kez doğan” ne demek; bir varlık nasıl iki kez doğmuş olabilir?

Dede: Sormasan, nedenini merak ederdim. Söylence uzun ama şöyle özetleyivereyim:

İlkçağ insanları, tanrılarını da kendileri gibi, yani insan biçimli düşünmüş. Bu sanal varlıklar, insanlar gibi iyi ya da kötü davranışlarda bulunurmuş. Baştanrı sayılan Zeus, Semele adlı bir kadınla ilişkiye girip, onu hamile bırakmış. Bunu öğrenen, Zeus’un kıskanç karısı Hera; Semele’nin aklını çelmiş ve Zeus’un, kendisine gerçek kılığıyla görünmesini söylemiş. Kadıncağız ısrar edince Zeus, şimşekler çakarak, yıldırımlar savurarak görünmüş. Bu arada kendisi de tutuşmuş; Zeus, yanmak üzere olan bebeği, anasının karnından alarak, baldırında saklamış. Süresi dolduğunda doğduğu için “iki kez doğan” anlamında “Dionysos” adı verilmiş.

Azra: Peki dede; tanrılararası bölüşümünde hangi görev düşmüş bu tanrıya? Ne gibi söylenceleri var Dionysos’un?

Dede: Anadolu kökenli olan ve Roma döneminde “Baküs” diye anılan Dionysos’un söylenceleri kitaplara sığmaz. İlkçağlardan bu yana birçok şiir, tiyatro ve benzeri gösteri sanatları ile şarabın bulunuşu, bu sanal tanrısal varlığa bağlanır.

Şarabın bulunuşu

Dede: Dionysos’un, şarabı insanlara buldurmasının da ayrı bir söylencesi var…

Azra: Bu “özel” bilgiyi ben torunundan esirgemezsin, değil mi dedeceğim?

Dede: Bir anlatıcı, ilgili bir dinleyici bulmaktan daha çok ne isteyebilir? Öykü şöyle:

“Dionysos bir gün, İkarios adlı bir adamın evinde konuk olur. Bundan hoşnut olan Tanrı, ev sahibine bağ kurup üzüm yetiştirmeyi; üzümden şarap yapmayı öğretir. Buluşu pek beğenen adam, bu yeni içiti herkes tatsın ister. Çevresindeki insanlara tas tas şarap ikram eder. Yeni icat edilen içkiyi pek beğenen insanlar, bir süre sonra sendelemeye, dilleri dolaşmaya başlayınca:

-Bu adam bizi zehirledi, diye adamcağızı linç etmişler; “öldü” diye ormana atıvermişler.

Adamın kızı, babası eve gecikince onu aramaya çıkmış ve ormanda cesedini bulmuş. Buna çok üzülerek canına kıymış. Erigone’nin köpeği, sahibesinin ölüsü başından ayrılmamış, o da açlıktan ölüp kalmış…

Azra: Kadere bak sen; ödül beklerken gelen ölüm…

Tapınak ve sanatçıları

Dede: Kalk bakalım Azra; yeterince soluklandık. Sıra geldi Teos örenini gezmeye. Yazık ki, buradaki çok değerli yapılar sökülüp kireç yapılmış, başka binaların/ sözgelimi Sığacık Kalesi’nin inşasında kullanılmış, çok dikkat et; bir çukura düşebilirsin, ayağına diken batar, daha da kötüsü yılan falan sokar.

Azra: Aman dede, dolaşmaya başlamadan etrafa korku salma!

Dede: Yavrum, kötü şey olmadan önlem almalı, olup bittikten sonra elden ne gelir?

Önümüzdeki ilk yapı; Teos’a asıl ününü kazandıran Dionysos Tapınağı. İlkçağda sanatçılar, bu tapınağa bağlıydı. Teoslu sanatçılar, zamanın dünyasının her yerinde gösteri yapma hakkına sahipti. Bu yüzden Teos’u, sanatın doğum yeri ve başkenti saymak abartılı olmasa gerek.

Burada önce İtalyanlar, sonraki yıllarda Türk arkeologları bilimsel araştırmalar yaptı. Tapınak, İlkçağın en önemli mimarlarından Hermogenes’ in eseri. Aynı mimar, Aydın/Ortaklar yakınındaki Menderes Manisa’sında bulunan Artemis Tapınağı’nın da mimarı.

Teos’ta arkeologların yanı sıra, başka daldaki bilim adamlarının da araştırmalar yaptığını biliyoruz.

Bunlardan birisi; Troya’dan Alanya’ ya kadar, ülkemizin batısı ve güneybatısıyla ilgili dört kitap yazmış olan George Bean. Yeri düşmüşken, bir anekdot aktarayım: Bean, 1945’ lerden, ölünceye kadar yurdumuzu öyle çok gezmiş, her yörenin insanlarıyla öylesine dostluklar kurmuş ki; halkımız ona “Bin Bey“ demiş.

İyi bir epigraf (eski yazı bilimcisi) olan Bin Bey, Teos’ta çok şaşırtıcı bir kemik bulmuş. Bilginimiz, Teos tarihiyle ilgili yeni bilgiler bulurum umuduyla, kemikteki yazıyı okumuş. Ne yazıyormuş kemikte dersin?

Azra: Nasıl bilirim dedeciğim; şimdi söyleyeceksin ve bileceğim!

Dede: “Sostratus, B. Z’yi seviyor!”

Azra: Günümüzde ağaç gövdelerine yazılan “Kaya, Oya’yı” ya da “Ali, Ayşe’yi seviyor” yazıları gibi…

Dede: Aynen öyle.

Öteki kalıntılar

Dede: Azra’cığım, sık sık yineliyorum; Teos’un taşları yeni yapıların inşasında kullanılmış. Büyük bir kısmı da İstanbul’a götürülmüş. Dikkat et bak; kıyıda bulunan, dolayısıyla limanı bulunan antik kentlerin yapı malzemeleri, gemilerle başka yerlere taşınmış…

İşte, kuzeyde, ağzını çanak anten gibi açmış tiyatronun yeri. “Yeri” diyorum, çünkü oturma yerindeki mermerlerin çoğu, buraya gelirken gördüğümüz Sığacık Kalesi’nin yapımında kullanılmış. İlkçağın bayındır kentlerinin tiyatrosunda, her aileden birer kişinin oturmasına yetecek kadar mermer koltuk bulunurdu. Demek ki; kabataslak, o kentin nüfusu, tiyatro sığarının (kapasitesinin) dört ya da beş katı kadar olurdu.

Azra: Buna göre, Teos tiyatrosunun sığarı, dolayısıyla şehrin nüfusu ne kadardı?

Dede: Bir kişinin, kavea denilen oturma yerinde 40 santimetre kadar yer tuttuğu hesabına göre, bu tiyatronun sığarı, 5 bin 600 – 6 bin kişi olarak tahmin edilebilir.

Azra: Buna göre, Teos’ un nüfusunun 25-30 bin dolayında olduğunu mu, varsayacağız?

Dede: Hayır Azra. Efes, Bergama, Afrodisyas, Teos gibi önemli antik kentlerde ülke çapında sanat, kültür festivalleri, spor karşılaşmaları yapılırdı. Bu yüzden, tiyatroların sığarı, daha fazla olurdu. Bence Teos’un nüfusu, 10 bini geçmiyordu. Ama bir şehrin önemi, nüfusuyla değil, yetiştirdiği bilgin ve sanatçılarla ölçülür.

Azra: Bu açıdan bakıldığında?..

Atom bilginlerinin atası: Demokritos           

Dede: Bu açıdan bakıldığında… Antik çağın en büyük şairlerinden Anakreon’un adını anmıştı. Hani şu, şiirde bugün bile geçerli olan “Anakreoniz “ akımına adını veren ozan.

Teos’un yetiştirdiği çok büyük bir filozof, daha doğrusu bilgin var. Adı Demokritos! Bu, bölgedeşimizle ilgili bilgi vermeye geçmeden sana bir soru sorayım!

Azra: Aman Dede; okul sınavları yeni bitti. Bari çok zor olmasın, bildiğim yerden sor!

Dede: Merak etme. Bilgi yarışması değil, genel kültür sorusu. Daha doğrusu, bir konuda kişisel görüşünü öğrenmek istiyorum. Sence bir bilginin en büyük sıkıntısı ne olabilir?

Azra: Hımm… Yeni bir icat mı desem, bir sorunun cevabını bulmak mı desem?

Dede: Bunlar da pek yerinde cevap. Ama bence, bilgisizlerle, cahillerle iletişim kurma sıkıntısı…

Şuraya geleceğim; Teoslu Demokritos, Abderalılarla iletişim kurmada çektiği zorluk. Olayı şöyle açıklayayım…

Günümüzden 2 bin 600 yıl önce İran, o zamanki Pers ordusu, Anadolu’yu işgal ediyor. Özgürlüklerine pek düşkün olan Teos’lulardan bir bölümü, Ege Denizinin karşı yakasına geçerek, orada “Abdera” adlı bir kent kurmuş. Şehir kurulurken, Teoslu yüce bilgin, dünyanın her tarafını görmek isteğiyle seyahate çıkmış. 20 yıl sonra, elinde başka ülkelerin bitki ve hayvan örnekleriyle birlikte dönmüş. Dönmüş ama İyonya’nın aydın insanları bu süre içinde acayip bir kimliğe dönmüş. Tam Aziz Nesin’lik “Deliler Boşandı.” Aklın “ak” dediğine, bu insanlar “kara” diyor; ağlanacak şeye gülüyor, gülünecek şeye ağlıyor! Demokritos da yurttaşlarının saçmalıklarına güldüğü için, adı “Gülen filizof”a çıkıyor.

Azra: Tam merak edilecek bir konu!

Dede: Doğru. Bu durumu mükemmel bir şekilde anlatan bir başyapıt var: On altıncı yüzyılda yaşamış ünlü Alman Yazar Kristof Martin Wiland’ın “Abderalılar“ kitabı. Hazır tatildesin; eve dönünce kitabı vereyim de oku. Bak, sana o kitaptan bir konu aktarayım:             

“Bir gün Abdera’ya gelen bir doktor, başka bir kente gitmek için bir eşek kiralıyor. Eşeğin sahibiyle birlikte yola çıkıyorlar. Bir ara doktor, biraz dinlenmek için durduklarında, eşeğin gölgesine oturmak istiyor. Sen misin isteyen.

Eşeğin sahibi: -Katiyen olmaz. Ben sana eşeği kiraladım, gölgesini değil! Gölge için ayrı para isterim.  

Doktor: -Zırnık vermem. Eşeği kiralayınca, gölgesini de kiralamışım demektir!

Koca Abdera halkı ikiye ayrılıyor.

Kimisi: -Eşeğin sahibi haklı, öteki grup: -Doktor haklı.

Böylece “Eşeğin Gölgesi” davası sürüp gidiyor…”

Şuncasını söyleyeyim: Dünyaca ünlü gülmece yazarımız Aziz Nesin, Wiland’ın “Abderalılar” kitabı için, “toplumsal deliliği anlatan başyapıt” diyor.

Azra: Ben, okumadan Aziz Nesin’e hak verdim ama kitabı biran önce okumak için can atıyorum…

Dede: Bu akşamdan tezi yok, başlarsın okumaya.

Zaten akşam yavaş yavaş kapımızı çalıyor. Dönüş yolunda söyleşimizi sürdürürüz! Sanıyorum; Türkiyemiz hakkında değerli kitaplar yazmış olan Freya Stark’ın şu sözüne hak verirsin:

“Bütün İyonya’yı önüme serseler, yaşamak için Teos’u seçerdim!”

Teos’a gelirken, buralı şair Anakreon’dan bir şiir okumuştum. Dönüşte de ondan bir şiir okuyayım:

 “Şu gülleri görüyor musun Küçük Pari, dedi.

                        Gülün yüreğinde uyuyan arıyı görmeyen aşık

                                                            ve sokuldu parmağından.

                        Bir çığlık! Kendinden geçmiş, sallıyor elini!

                        Uçarcasına koşarak yetişti

                                                            Güzeller güzeli anasına:

                        -Ölüyorum, mahvoldum,

                                                            Kurtar beni çektiğim acıdan.

                        Minicik bir yılan, kanatları var,

                                                            Köylüler ‘arı‘ diyor ona,

                                                            İşte o soktu beni,

                                                            Kurtar beni ana!

                        Cevap verdi anası:

                        -Arının sana verdiği acıdan anlayabilirsin,

                                                            Yaşam boyu bana çektirdiklerini!...”

Azra: Doyamadım sana, sanatın başkenti Teos.

Dede: Hoşça kal Tanrısal kent Teos; bekle seni sevmeye gelecekleri!...

DERGİ ARŞİVİNDEN