İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Teoman Önaldı - Türk müziğinin ünlü bestekarı

Türk musikisine “Mevlana Ulu Sesi” orotoryosu ve “Mutluluk Kervanı” müzikali gibi büyük eserler kazandırarak adeta çağ atlatan Teoman Önaldı, Türk müzik tarihinde adı unutulmayacak büyük bir bestekar

 

Söyleşi: Onur Şan

 

Tıp doktoru, koro şefi, udi ve bestekar olan Teoman Önaldı, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük bestekarlardan biri. 1936 yılında Trabzon’da doğan Önaldı’nın müziğe olan ilgisi, musikiyi oldukça seven bir aile ortamında yetişmesinden dolayı henüz küçük yaşlarda başlamış. Tıp eğitimi için İstanbul’da yaşadığı yıllarda o günlerin değerli müzik otoriterlerinden nota, usul ve makam dersleri alarak hem tıbbiye hem de müzik eğitimini bir arada yürütmüş. Sanatçı daha sonra uzun yıllar TRT İstanbul Radyosu’nda ud sanatçısı ve koro şefi olarak görev yapmış.

1983 yılında İzmir’e yerleşen, TRT İzmir Radyosu korosunu yöneten ve ud çalan Önaldı, daha sonra İzmir Devlet Klasik Türk Müziği Korosunu kurmakla görevlendirilmiş ve tam 16 yıl boyunca bu koroyu yönetmiş.

Teoman Önaldı’nın Geleneksel Türk Müziği Orkestrası ve Korosu için bestelediği “Mevlana Ulu Sesi” orotoryosu bugüne kadar Türk müzik tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir eser. Süresi iki saati aşan ve Türk musikisini en üst seviyelere ulaştıran bu muhteşem çalışma, aynı zamanda Önaldı’ya ‘Devlet Sanatçılığı’ unvanını da kazandırmış. “Mutluluk Kervanı” da yine kendi alanında bir ilk. Bunun yanısıra Önaldı’nın bestelediği çok sayıda şarkı, türkü, marş ve ilahi var.

Klasik Türk Müziği icrasına getirdiği yeni solukla Türk müziğinde devrim yaratacak nitelikte eserler kazandıran, 2001 yılında koro şefliğinden emekli olan Teoman Önaldı’nın sanatsal yeteneği ailenin genç üyelerinde de kendini göstermiş. Sanatçı genlerini bir sonraki nesile aktaran Önaldı’nın kızı Mihriban Hanım da müzikle ilgileniyor, torunu Barkın ise piyano ile resitaller veriyor. Öyle ki geçtiğimiz yıl Barkın, dedesi Teoman Önaldı’nın yönettiği bir konserde, yine sanatçının besteleri olan “Kuğunun Dansı” ve “Kürdi’li Hicazkâr Longa”yı piyano ile seslendirmiş.

 

Klasik Türk Müziğine büyük katkılar sağlayan, sayısız eserler kazandıran, Türk müzik tarihinde adı unutulmayacak önemli bir insansınız. Müzik hayatınıza nasıl dahil oldu?

Önaldı: Müzikşinas bir ailede yetişmemden dolayı musiki ile çok küçük yaşlarda temas ettim. Henüz ilkokul öğrencisiyken teyzemden ud dersleri almaya başladım. Sonraki yıllarda lisedeki müzik öğretmenim Ayşe Çakır’ın bana çok faydası dokundu. Klasik Batı Müziği’ni bana aşılayan odur. Daha sonra ‘Liseden Yetişenler Derneği’ne devam ettim, orada ud çaldım, koro şefliği yaptım. Musikiye o kadar meraklıydım ki, sürekli ‘İleri Türk Musikisi Konservatuarı’nın çıkardığı mecmuaları okuyordum ve oradan bütün makamları ve usulleri öğrendim. Daha sonra tıbbiyeyi kazanarak İstanbul’a yerleştim.

 

Tıp eğitimi için gittiğiniz İstanbul müzikal anlamda size neler kattı?

Önaldı: İstanbul’da birçok faaliyetim oldu. Tıbbiye devam ediyor fakat müziğe olan tutkum ağır bastığı için biraz rötarlı ilerliyordu. Fakültede okurken tıp korosunu kurdum ve yönettim. Tıbbiyeliler Marşı’nı besteledim. Daha sonra Türk Musikisi’ne sistem veren insan Hüseyin Saadettin Arel’in kurduğu ‘İleri Türk Musikisi Konservatuarı’na devam etmeye başladım. Orada kısa sürede dikkat çektim ve bana hocalık teklif ettiler. Uzun yıllar orada solfej, nazariyat ve usul dersleri verdim. Bu koro ile yıllarca sahne konserleri ve radyo programları yaptık. Tam stajyerliğimi bitirdiğim sırada İstanbul Radyosu’nun imtihanları açıldı, sınava girdim ve kazandım. Uzun yıllar İstanbul Radyosu’nda ud sanatçısı ve koro şefi olarak görev yaptım. Mesut Cemil, Refik Fersan, Sadi Işılay gibi dev sanatçılarla birlikte çalıştım. Herbirinden farklı bir üslup, farklı bir tarz öğrendim, eksikliklerimi tamamladım. Bu sanat en güzel şekilde nasıl icra edilir onu gördüm. O yıllarda İstanbul’da bulunmak gerçekten büyük bir şanstı benim için. Edindiğim bu tecrübeleri daha sonra buradaki devlet korosuna aktardım.

 

Klasik Türk Müziği’ne Batı Müziği formunda konulu eserler besteleyerek yeni ufuklar açtınız. Klasik Batı Müziğine ilginiz nasıl başladı? Yaptığınız ilk besteyi hatırlıyor musunuz? sizde nasıl bir hissiyat bırakmıştı?

Önaldı: Trabzon’da lisede okuduğum yıllardı, müzik hocamız bizden Halil Bedii Yönetken’in ‘Diskotek Klavuzu’ adlı kitabını almamızı istemişti. Öncelikle klasik eserlerin konularını ve içeriğini okuyup öğrenecek, sonrasında ise eserleri dinleyecektik. Hocamız bize “Bu derste size ilk olarak

Beethoven’ın Coriolan Uvertürü’nü çalacağım” dedi ve anlatmaya başladı. İtalya’da bir kaleyi fethetmek isteyen kralın sevgilisinin ve ahalinin yalvarışlarına karşın bu isteğinden vazgeçmediğini, fakat daha sonra annesinin haykırışlarına dayanamayarak bu işten vazgeçtiğini anlatıyordu. Hocamız “İşte bu eserde kemanların döpiano icrası nişanlının yalvarışlarını anlatıyor, vurgulu sazların de forte icrası red cevabı, nefesli sazlar ise ahalinin haykırışları” diyerek anlatmaya başladığı an ben daldım, başka alemlere gittim. Bir süre öylece kalakalmışım, hocam birkaç kez seslenmiş, duymamışım.

Eve geldiğimde hala hayal alemindeydim. Pencereyi açıp dışarıya baktım, mis gibi bir hava var. Kelebekler uçuşuyor, kuşlar ötüşüyor. Hemen oradan mülhem alarak “Kelebekler Diyarında” isminde pastoral bir eser besteledim. Lise son sınıftaydım henüz ve bu benim ilk sözsüz eserim olmuştu. Tabii o zaman çok sesli armoni bilgim olmadığı için eseri tek sesli olarak düzenledim. Eserde ben ud çalan erkek bir kelebek oldum, kemana ise kız kelebek rolünü verdim. Bu hissiyat içerisinde o besteyi yaptım ve bu beni çok mutlu etti. Derken yıllar sonra İstanbul’a gelip armoni bilgilerimi artırdıktan sonra bu eseri Orhan Özgediz ile birlikte icra ettik.

Eser daha sonra birçok dizide ve filmde kullanıldı. İşte batı müziği aşkı ve konulu eserler besteleme isteği içime ilk kez bu şekilde işledi.

 

1985 yılında İzmir Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nu kurarak İzmir kültür ve sanat hayatına önemli bir değer kazandırdınız. Önümüzdeki yıl 30’uncu kuruluş yılını kutlayacak olan bu koronun oluşum aşamasından biraz bahser misiniz?

Önaldı: 1985 yılıydı, ben o zamanlar İzmir’de doktorluk yapıyor, aynı zamanda İzmir Radyosu’nda koro yönetiyor ve ud çalıyordum. İlk olarak Güman Kızıltan beni aradı ve Kültür Müdürlüğü’ne gelmemi, benimle önemli bir konu konuşacağını söyledi. Başhekimden izin alarak kültür müdürlüğüne gittim. Bakanlık İzmirde kurulacak devlet korosu şefliği için beni önermiş.

Zor bir işti gerçekten, çünkü ortada hiç birşey yoktu. Zamanla periyodik imtihanlar yaparak kadro oluşturmaya başladık. Öncelikle 40 kişilik bir kadro oluşturulması gerekiyordu, onu tamamladık. Daha sonra ikinci ve üçüncü imtihanlarla kadro daha da büyüdü ve 80 kişiye ulaşıldı. Ben koroyu bıraktığım zaman sayı 100’ün üzerindeydi.

Yeni bir oluşumdu ve kolay iş değildi. 80 ayrı yerden, 80 ayrı terbiye görmüş, 80 ayrı müzik eğitimi almış insanla bir arada çalışıyorsunuz. Kah yumuşak kah sert oldum.

Büyük bir repertuar oluşturduk. Yurt içi ve yurt dışında çok sayıda konserler verdik. İzmir’deki konserlerimiz zaten her 15 günde bir periyodik olarak devam ediyordu. Devlet erkanı o dönemde bize çok itibar ederdi. Kenan Evren, Turgut Özal sık sık konserlerimize gelir ve bizi takdir ederdi.

 

Türk Müziği Orkestrası ve Korosu için bestelediğiniz ve süresi iki saati aşan “Mevlana Ulu Sesi” adlı eserinizin içeriğinden ve müzikal özelliklerinden biraz bahsedebilir misiniz?

Önaldı: Mevlana Ulu Sesi, Kültür Bakanlığı’nın isteği üzerine Geleneksel Türk Müziği Orkestrası ve korosu için bestelenen, süresi iki saati aşan bir eserdir. Bu anlamda böyle bir eser ilk defa meydana getirildi. Eser Rüştü Şardağ’ın uzun araştırma ve çalışmalar sonucu yazmış olduğu Mevlana Ulu Sesi librettosunun tamamen Türk Müziği ses sistemi ve kalıpları içinde çoksesli bir anlayışla bestelenmesi sonucu ortaya çıktı.

Ben Mevlana Ulu Sesi’ni bir yıl içerisinde besteledim. Mevlana hazretlerinin Horasan’dan kalkıp Konya’ya gelinceye kadar geçen sürede yer alan bütün anekdotlar var eserde. Eserde rol alan kişileri temsil eden solistlerin rol kişiliklerine göre uygun müzik temaları ve ezgiler seçtim. Türk müziğinde kullanılmakta olan hatta az kullanılan birçok makama yer verdim.

Mevlana Ulu Sesi’ni dinlediğiniz vakit bir çok yerinde tüyleriniz diken diken olur hakikaten. Ben kendimi verdim bu eser için. Bu eser ile devleti musikide en üst seviyede tanıttığım ve aynı zamanda koro şefliğine yeni bir anlam getirdiğim için 1991 yılında ‘Devlet Sanatçılığı’ unvanı verildi şahsıma.

 

Mutluluk Kervanı” da bir diğer önemli eseriniz…

Önaldı: ‘Mutluluk Kervanı’ bir müzikal. İki gencin mutlu bir sonla biten aşkını anlatıyor ve içerisinde zeybekten çiftetelliye kadar pekçok ezgi bulunuyor. İki perdelik eserin sonundaki evlilik sahnesinde, tango ve bale müziği ile zeybek ve çiftetelli seslendiriliyor.

Bu müzikali ilk olarak İstanbul’da İleri Türk Müziği Konservatuarı ile sahneye koymayı planlıyorduk, provalar yapılıyordu fakat daha sonra askere gitme mecburiyetinde kaldım ve gerçekleşemedi. Bu içimde ukde olarak kaldı hep ve bu yüzden İstanbul’a dönmek istiyordum sürekli, fakat Allah burada sahnelemeyi nasip etti. İki perdelik oyunu Sabancı Kültür Merkezi’nde sahneledik. ‘Mutluluk Kervanı’ kendi alanında bir ilk. Bu türde bir müzikal eser Türk Müziği’yle ilk kez sahnelendi.

 

Eşiniz İçten Hanım için bestelediğiniz bir eseriniz var. Bu eserin hikayesini anlatır mısınız?

Önaldı: İçten Hanım, 1969 yılında, İstanbul Tıp Fakültesi Çapa Deri ve Zührevi Hastalıkları Hastanesi’nde ihtisas yaptığım yıllarda benim mesai arkadaşımdı. Daha sonra kendisine büyük bir aşkla bağlandım ve nişanlandık. Yeni yıl geliyordu ve ben ona değeri para ile ölçülemeyen bir hediye vermeliydim. Daha sonra ‘İçten Gelen Sevgiler’in güftesi aklıma düştü. Şiiri yazdım ve bir gün içinde besteledim. Güfteyi notaları ile bir kartpostalın üzerine yazdım ve üzerine kırmızı gül demetleri koyarak yılbaşı akşamı nişanlım İçten’e takdim ettim. İçten, son derece duygulanmıştı. Bana, “Teomancığım, bu güfte, bu beste ve bu güller hayatımda aldığım en kıymetli, en güzel hediyedir. Beni ihya ettin. Çok teşekkür ederim” dedi. Ve o yılbaşı gecesi, nişanlım için yazdığım ve İçten’in adıyla başlayan güftemi udumla çalıp okudum. Daha sonra bu eser çok meşhur oldu.

 

Müziğin hayatınızdaki yerini nasıl anlatırsınız?

Önaldı: Müzik insanı yaradana yaklaştıran en önemli yollardan biridir. Bir ibadet şeklidir müzik, sizi ilhamı gönderenle bütünleştirir.

Musiki dinlemek ise icradan daha önemli, daha takdire şayan bir şeydir. Sanatçı alkışla beslenir ve eğer karşısında bir kitle göremezse şevki kırılır ve sanata küser.

Ben batıya açık bir türk müziği müntesibiyim. Koyu taassub ve fanatik düşünceler içinde olmadım hiçbir zaman. Klasik Türk Musikisi başımızın tacı, Dede Efendi’ler Itri’ler bir daha gelemeyecek değerler, fakat bundan sonra yeni şeyler yapmak gerekiyor.

Ben batı müziğinin ifade zenginliğinden yararlandım daha çok, Türk müziğinin ise ses zenginliğinden. Benim Türk musikisine en büyük katkım konulu eserler bestelemek olmuştur ve yeni yetişen gençleri buna teşvik etmek.

 

Bir sanatçı ve bestekar olmanın verdiği duyarlılıkla içinde bulunduğumuz zamanın sanat anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Klasik Türk Müziğine olan ilginin ilerleyen yıllarda icracılar dışında azalacağını düşünüyor musunuz?

Önaldı: Klasik Türk Müziği’ni icra eden ve anlayan insanların günden güne azaldığını görüyoruz. Bugün televizyon kanallarında Türk müziği adı altında verilen eserleri kabul etmek mümkün değil. Bir eğlence vasıtası olarak algılanıyor artık müzik. Derleme ve toplama şeklinde arajman yapıyorlar sadece ve hızla tüketilen, sanat derinliği olmayan eserler çıkıyor ortaya.

Siz ister ses sanatçısı, ister saz sanatçısı ya da şef olun, bir eseri icra ettiğiniz vakit onun derinliklerine inip hissedemezseniz, o eseri anlayamaz ve yorumlayamazsınız. İcracıya burada çok iş düşüyor; nerede kuvvetli, nerede vurgulu çalması gerektiğini bilmeli. Bunu yapabilmek için de eseri kavramak ve eserin ruhuna girmek gerek.

DERGİ ARŞİVİNDEN