İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Halikarnas Balıkçısı Doğdu, sevdi, öldü

17 Nisan 1890’da Girit Resmo’da doğan Musa Cevat Şakir, doğadan aldıklarını fazlasıyla geri verdikten sonra 13 Ekim 1973’te İzmir’de ölüp Bodrum’da toprağa verildi.

“El oğlu bahçeyi alır çekirdek vermez,

Balıkçı, çekirdek alır, bahçe verir.”

(Sabahattin Eyuboğlu)

Yazı: Prof. Dr. Şadan Gökovalı / Türkiye Rehberi

Bakmayın, gönüldeşi ve düşündeşi Sabahattin Eyuboğlu’nun bu sözüne: Balıkçı, hemen her zaman tohum ya da çekirdek almadan, halkına bahçe vermiş, kendinden başlayarak çevresini güzelleştirmeye çalışmıştır. Bodrum’un iklimine, toprağına, suyuna uygun bitkileri saptamış, İtalya’dan Avusturalya’ya dek, dünyanın çeşitli ülkelerinden, kendi parasıyla getirttiği tohumları, tapusu kendisine ait olmayan Bodrum sokak ve sırtlarına dikmiştir. Bu tohumları ısmarlayacak parayı nasıl bulup, nasıl gönderdiğini, gelen zarfların, gümrükçüler tarafından mühürlenirken nasıl içinin yandığını, kendi destanı “Mavi Sürgün” de, erişilmez bir sevecenlikle anlatır.

Gönül ve düşünce dostu, Bodrum Müzesi’nin kurucu müdürü Haluk Elbe, Bir Bodrum gazetesinde yazdığı dizi yazıda, Tuğrul Asi Balkar da, “Anlat Derdi Çocuk” adlı şiirinde dokunaklı biçimde dile getirir.

Canayakın Anadolu

Sorulabilir:

1.Balıkçı, çevreciliği, Bodrum güzel diye mi yaptı?

Sorunun yanıtı, koca bir “Hayır”dır! Kendisinin sık sık ifade ettiği gibi; Bodrum’a değil de, söz gelimi Hakkari’ye sürülseydi de aynısını yapar, “Sürgün”ü “Mavi”ye döndürmeye çalışırdı.

Hani bazı sosyal amaçlı kuruluşlarda yardımın kimin tarafından kime yapıldığı belli edilmez; hani İslamiyet’te, “Veren el övünmesin, alan el yerinmesin” ilkesi vardır ya! Hani, bazı esnafımız, ihtiyacı olan alsın diye, ağaca asılı fileye ekmek vb. koyar ya; bizim Balıkçı’nınki de öyle. Öyle olmasa, herkese “Ben oraya şunu, buraya onu diktim” gibilerinde caka satardı. Hem canım, Tünek Ahmet, elalemin gözünü boyamak için kendisini kuşlara tünek ediyordu? Hoş bulduk Selim Dede’nin, kendisini, martı yavrularına uçma öğretmek uğruna dipsiz uçuruma atması gösteriş için miydi? Hem canım, fiyaka olsun diye mi Bodrum ve çevresine zeytinciliği, turunçgil üretimini, melengece Antep fıstığı (Pistachio vera) aşılamayı öğretip yaygınlaştırmıştı? Ya o süngercilikte getirdiği yenilikler

2.Balıkçı, insanlığın ilk bilim ve sanat öncülerini, onlar Anadolulu oldukları için mi göklere çıkararak anlatmıştı?

Asla! Bir Balıkçı dostunun “Tarih diye okullarımızda okutulmalı, dış ülkelerde Türkiye’nin tanıtımı için kullanılmalı” dediği “Anadolu’nun Sesi”ne bakılsın. Orada yazdı ki:

“…Bunlar, canayakın Anadolulu değil, söz gelimi Patagonyalı olsalardı, haklarında da yazılanlar, yine burada yazılanlar olacaktı.”

Kendisine sıkça sorardık:

-Balıkçı, niçin bilcümle sanat ve bilim öncüleri, bugün üzerinde yaşadığımız topraklarda yaşadı? Niçin, insan burada insan oldu ve uygarlık Anadolu’da yeşerdi?

Cevabı kısa ve net olurdu:

“Çünkü, burada dört mevsim birden yaşanır. İklim, insana göredir. Yalın kat giysiyle, dört mevsimi geçirebilirsiniz. İklimin doğal sonucu olarak; Anadolu’da insan yerleşmesi ve yaşaması için zorunlu direy (fauna), bitey (flora), içecek su olanakları boldur! Bu toprakların, kavimlerin göç yolları üzerinde bulundukları, çeşitli insan topluluklarının, çakıl taşlarının biriyle sürtünerek yontulması gibi birbiriyle teması, insanın gelişmesini hızlandırmıştır.

Doğdu, sevdi, öldü

Yazmak için dünyaya getirildiğime inandığım üç konudan biri, Balıkçı idi. Gerçi, “Düşün Yazıları” dışında (o, kendisinin Azra’ya mektuplarından oluşur) tüm kitaplarını yayına ben hazırladım. Sayısız belgesel, radyo programı, röportaja imza attım, sayamadığım kadar çok konferans verdim. Bunlar yetmezdi. Balıkçı’yı olabildiğince bütünlük halinde anlatan bir kitap yazmak boynumun borcuydu. Birçok kişi beni bu konuda sıkıştırıyordu. Bense, dişimi sıkıyordum. Beynim, sürekli koza örüyordu. Sonunda, TUREB’e çok şey kazandıracağına inandığım Başkan Ahmet Zeki Apalı’nın ricası üzerine, Balıkçı’ya ve onu sevenlere borcumun ilk taksidi olarak bir kitap yazdım, yayımlandı ve beklediğimiz ilgiyle karşılandı: “Ben Halikarnas Balıkçısı: Doğdum, Sevdim, Öldüm.”

Kitapta var ama, adının ve yazmamın nedenini buracıkta, kısacık da olsa yazıvereyim:

Uzakdoğulu bir hünkar, ülkesinin bilim adamlarından, insan tarihini tek tümcede özetlemelerini buyurur. Adamlar önce üç cilt, sonra tek cilt derken, uzun uğraşlar sonunda buldukları özeti arz ederler sultana:

-İnsanlar doğdular, savaştılar, öldüler!

Balıkçı’ya, kendisinin nasıl özetleyeceğini sordum. Usta, bu soruyu bekliyormuş ve dilinin ucundaymış gibi patlattı yanıtı:

“İnsanlar doğdular, sevdiler, öldüler…”

Yazacağım kitabın adı o anda çaktı beynimde:

“Ben Halikarnas Balıkçısı: Doğdum, Sevdim, Öldüm”

“Çocuk”, hazırlanmış adı taşımak üzere 40 yıl sonra doğdu. Çılgın röportaj ustası Oriana Fallaci’nin ünlü “Doğmamış Çocuğa Mektup” kitabı gibi…

Daha yazacaklarım var

Ülkedeşi, “Dünya Ozanlarının Babası” İzmirli Homeros gibi, “Tarihin Babası” Bodrumlu Herodotos gibi, Balıkçı’nın anlatacakları gibi, onu anlatacak yazılar gibi, bitmez, tükenmez. Söz, Menderes gibi, yılan gidişi gibi dönemeçler çevirse de, yatağını açar ve varır varacağı yere: O büyük kavuşmaya, denize…

Muğla’nın “Koca Valisi” İbrahim Ethem Akıncı’ya göre; “Gökova’nın nüfus kütüğü yansa, babam Muhtar Mehmet, aklından yazdırır”mış. Onun kadar olmasa da, belleğim, fizyolojik ve sanal babalarımın sözlerini (bir de sevdiğim şiirleri) tutacak kadar iz saklayıcıdır.

Övünmek gibi, sevinmek gibi olsun; kitabı yazarken, “neleri yazsam” diye değil, “neleri yazmasam” diye sıkıntı çektim.

Gönül selekliği (cömertliği) ile belirteyim ki; değil “kiremit”, “tuğla” kalınlığında kitap oluşturacak bilgi ve belge var bende.

Neler var mesela? Aşkları! Bitkilere, canlı yaratıklara, insanlara ve elbette kadınlara olan aşkları. İspanyol, İtalyan, Türk aşkları… Ve elbette, son ve en büyük aşkı, Girit güzeli, üç çocuğunun anası Hatice’ye olan saygı, tutku ve aşkı! Unutmadan: Engellenemez yaşama aşkı. “İstediklerine kavuşan insanlar, niçin sevinçten zil çalıp oynamazlar” derdi. “Sevinç, yaşamın peşin parasıdır” derdi. “Sevincimle, üzüntüyü altedelim” derdi.

“Yaşam, ölümden büyüktür; yaşam ölüme sığmaz, ölüm yaşama sığar” derdi. İnsanların, niçin erken üzülmeye başlayarak, daha uzun süre üzüldüklerine akıl erdiremezdi. Belli başlı dünya dillerine ek, Süleyman Peygamber gibi, otun ağacın, kurdun kuzunun dilini anlardı. Henrich Schilimann gibi; onun yaşamını, diyelim, Azra Erhat’a mektuplarını çözmek için ya onun gibi onca dili bilen tek kişi ya da her biri birkaç dil bilen dokuz-on kişi gerek. İranlı olsun, İngiliz olsun, İtalyan, Fransız ya da ne bileyim Hellen veya Latin olsun; hangi yazardan alıntı aktaracaksa, o dilde yapardı.

Ya çevirilerine ne demeli?

Saptayabildiğim kadar, yalnız 1939 yılında, haftada bir yayınlanan “Cep Kitapları”nın çoğunu o hazırlamıştı. Çeviri kitaplarının sayısı 20’yi, başka dillerde yazdığı kitapların sayısı 10’u geçiyor. Çevirileri arasında, Devlet Kitaplarında çıkan, Shakespeare’in “İnsan Üstün İnsan”ı, Prosper Merimee’nin “Karmen”i vb önde gelir. Yanarım yanarım; Mevlana Mesnevisi’nin İngilizceye çaptığı çeviriye yanarım. Zira, bir İngiliz’in yaptığı Mesnevi çevirisini pek beğenmediği halde, kendi çevirisini yırtıp atmış! Ah, keşke; Ekber Babayev’in Nazım’a yaptığı gibi, Balıkçı’nın yırtıp attığı çevirisinin yırtıklarını bulsam ve yapıştırarak, tümleyebilseydim. Benzer bir üzüntüm de, Balıkçı’ya –özellikle Azra Anamdan ve kendi anasından- gelen mektuplar içindir. Bunların bir kısmının, oğlu tarafından çuvala doldurup denize atıldığını öğrenerek kahrolmuşumdur. Avuntum şudur ki; belleğimde nice bilgi, nice belge mevcuttur. (Bunlar, açılacak bir Balıkçı müze yada kütüphanesini beklemektedir.) Kimbilir, belki üniversitelerimizden biri –özellikle Ege ve Muğla Sıtkı Koçman Üniversiteleri-, “Rus ya da Amerikan casusları tarafından kaçırılmasından korkulacak derece atom bilgisine sahip olan” Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı akamedi yahut enstitüsü kurar da, çocuklarıma bırakma hakkını kendimde görmediğim bu hazineyi oraya takdim ederim.

-Dilerim dileklerim gerçekleşir…

DERGİ ARŞİVİNDEN