İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Keçeyi sanatla buluşturuyor

Günümüzde unutulan ve daha çok bir alt kültür ürünü olarak algılanan keçe, Homeros'un İlyada Destanı’nda bahsi geçen ve Türklerin Anadolu'ya gelişlerinden çok daha önce Ege Bölgesi’nde yaşatılan bir kültür ürünü. Şimdilerde unutulan bu değer, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanatçısı Ayfer Güleç tarafından estetikle ve işlevsellikle buluşturularak, farklı kullanım biçimleriyle yeniden yaşamımıza dahil oluyor.

 

Keçe, insanlığın en eski kültür ürünlerinden biri. Geçmişi Neolitik döneme kadar uzananıyor.Atalarımız ondan birçok şekilde faydalanmış. Isı yalıtımı sağlayan, nemden koruyan keçe, teknoloji gerektirmediği gibi geride herhangi bir atık da bırakmıyor ve geçmişte nasıl yapılıyorsa günümüzde de aynı şekilde üretiliyor.

Tamamıyla el yapımı olan ve kişiye özel üretim imkanı sunan keçe, kültür ve sanata değer veren insanların evlerinde, aksesuarlarında ve giysilerinde kullanmaya özen gösterdikleri çok özel bir materyal. Dokuma kumaşlara geçilmeden çok önce, yünün baskı ve basınçla sıkıştırılarak birbirine kenetlenmesiyle oluşturulan keçe, minimalist yaşam kültürünün de bir yansıması aynı zamanda. Fakat günümüzde üretimi ve tüketimi sınırlı durumda ve halen bir alt kültür ürünü olarak algılanıyor. Çünkü keçe denildiği zaman akla daha çok çoban kepeni ya da yer yaygısı geliyor. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanatçısı Ayfer Güleç, keçeden yaptığı birbirinden farklı ve estetik değeri yüksek eserleriyle bu algıyı kırıyor. Keçenin günlük kullanım alanlarını genişletmek için pek çok tasarımı hayata geçiren sanatçı, İzmir Seferihisar'da bulunan atölyesinde keçe üzerine eğitimler verirken, uluslararası birçok festivalde workshop'lar düzenleyerek keçe kültürünün sevilmesine ve yayılmasına katkılar sağlıyor.

‘Keçe köy’ en büyük hayali

Keçe ile tanıştıktan sonra onu bir daha hayatından çıkaramadığını söyleyen sanatçı, aslında bir ressam ve bu zamana kadar 30'un üzerinde resim sergisi açmış. Keçe ile 1991 yılında, bir yolculuk esnasında tanışmış ve bir daha ondan kopamamış. Keçeden müthiş tablolar yapıyor ve farklı birçok tasarım ortaya çıkarıyor. Seferihisar Sığacık limanında bulunan butiğinde keçeden yapılmış 250'ye yakın farklı ürün ve tasarım var. 25 kilometre ötede, Kuşadası yolu üzerinde bulunan atölyesinde ise 2 yıldır keçe ile ilgili eğitimler veriyor. En büyük hayali de o bölgeyi ‘keçe köy’ haline getirmek. Atölyenin bulunduğu yer müthiş bir manzaraya sahip. Sanatçı bu bölgenin “keçeköy” olabilmesi için yerel yönetimlerle ve turizmcilerle fikir alışverişinde bulunuyor ve yakın dönemde tur otobüslerini bölgeye çekeceğine inanıyor.

Şu ana kadar çok farklı tekniklerle çalıştığını söyleyen Güleç, eserlerinde kendi kültürel bütünlüğünü bulunduğu mekanla bağdaştırdığını söylüyor. Sanatçı, Seferihisar'daki atölyesinde kursiyerlerine keçe eğitimi vererek onların bu kültürün farkına varmalarını sağlarken, aynı zamanda keçe'nin bir tasarım ürününe dönüşebileceğini de gösteriyor. kursiyerler kurs sonunda ev ekonomilerine katkı sağlayacak ürünler ortaya çıkarıyor. 

Keçede kırk yama tekniği

Keçeden birçok ürün ortaya çıkaran sanatçı, dikiş tekniğiyle yapılan bir moda tasarımı olan ‘kırk yama’yı da keçeyle buluşturmuş. Bilindiği gibi kırk yama tekniği, kullanılmış kumaş parçalarının eskimeyen yerlerinin kesilip saklandığı ve daha sonra bu parçaların birbirine dikilerek bohça, yatak örtüsü, seccade, nazarlık gibi farklı ürün ve objelerin üretildiği bir çeşit eskiyi yenileme metodu ve nazara karşı tekstilde kullanılan nadir tekniklerden birisi; çünkü farklı kişilerin enerjilerini taşıdığına inanılıyor. Sanatçı bu işlemi dikiş kullanmadan keçe ile gerçekleştiriyor ve ortaya müthiş tablolar çıkarıyor.

Bugüne kadar yaptığı tüm eserlerinin, içselleştirdiği acıların dışavurumu olduğunu söyleyen sanatçı, kırk yama tekniği ile yaptığı tablolarda Anadolu kadınının farkındalıklarına ve varoluşuna vurgu yaptığını söylüyor: “Tablolarımda kırk yama tekniği ile keçeyi birleştirdim. Bunu yaparken biraz da günümüze atıfta bulunmak istedim. Biliyorsunuz Anadolu toprakları çok kültürlü bir yapıya sahip, yüzyıllar boyu farklı kültürler birbirleriyle barış içerisinde yaşamış ve diyalog içerisinde olmuş. Ben de istedim ki, bu farklılıkları, bu zenginliği, bu fedakarlığı, bu cefakarlığı, tüketim toplumuna karşı olan bu duruşu, hiç bir aracı olmadan, onların kullandıkları ürünlerle birleştireyim. Yıllardır Anadolu'dan topladığım, analarımızın kullandığı başörtülerini, farklı bölgelerden bana gelen, hediye edilen doğal kumaşları topladım ve birleştirdim. Onları birleştiren ve kaynaştıran sadece keçe oldu.” 

Keçenin çileli yolculuğu

Yün tasavvufta insanı, keçe ise 'insan-ı kamil’I temsil ediyor. Yünün keçe olmak için çıktığı çileli yolculuk, insanın 'insan-ı kamil' olmak için çıktığı meşakkatli yolculuğa benzetiliyor. Bu yüzden dervişlere, Arapça'da “yün” anlamına gelen “suf”dan türetilmiş bir kelime olan “sufi” deniliyor. Sufi ise “yün elbise giyen”, birleştiren ve kaynaştıran anlamına geliyor.

Ayfer Güleç de, yünün keçeye dönüşme sürecini şöyle özetliyor: “Mucizevi bir yapım tekniği vardır keçenin, onu göğsünüzde çevirip döverken kendi kalp ritminizi yakalarsınız ve rahatlarsınız; aynı zikr etmek gibi. Keçecilere sufi derler, birleştiren ve kaynaştıran anlamında kullanılır bu. Keçe, çile çekmenin ve kenetlenmenin de sembolüdür aynı zamanda. Keçe için gerekenler sadece koyun yünü, zeytinyağlı sabunlu su ve insan emeği. Sabunlu su, ph derecesiyle baskı ve basınç yaratarak kilitlenmeyi sağlıyor. Yün, ısı ve basınçla birlikte birbirine kenetleniyor ve bir daha eski haline dönmesi mümkün olmuyor. Örneğin benim yaptığım boyutta bir yer yaygısı 1 veya 1,5 santim kalınlığında oluyor. Bunun için 3,5 – 4 kilo yün kullanmak gerekiyor ve 1 kilo yün yaklaşık 3 kilo su çekiyor. Yani benim yaptığım yün ıslandığı zaman 16 kilo gibi bir ağırlığa ulaşıyor ve siz onu iki saat boyunca çevirmeye çalışıyorsunuz. Çok zor bir süreç bu, bundan sonra bir de pişirme süreci var, insanın bedenini gerçekten yoruyor. Fakat malzeme inceldikçe işlem biraz daha kolaylaşıyor ve benim gibi bayanların, gençlerin ve çocukların da yapabileceği bir ürün haline geliyor. ”

Farklı üretim yöntemlerine geçiş yapılmalı

Güleç’ten, yurtdışından gelen meraklı sanatçıların Türkiye'deki atölyelerde ya da ustaların evlerinde misafir kalarak keçe yapımını öğrendiklerini ve ülkelerinde bunu sanatsal ortama taşıyarak üniversitelerde, müzelerde ve kendi atölyelerinde bu alanda verdiklerini öğreniyoruz. Sanatçı Türkiye’de ara sokaklarda kalmış atelyelerde geleneksel yöntemlerle, usta-çırak ilişkisiyle öğrenilmiş keçe yapım sanatının geliştirilerek ürünün işlevsellikle ve estetikle buluşması gerektiğine dikkat çekiyor.

Yaptığı işi sevdiğini belirten Ayfer Güleç, İzmir şehir merkezinde turistlerin de ulaşabileceği bir alanda, hem ustanın çalışırken görülebileceği hem de insanların kendi deneyimlerini yaşayabileceği ve alışveriş yapabileceği yerlerin olması gerektiğini söylüyor.

 

 

DERGİ ARŞİVİNDEN