İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Atilla Dorsay - “Sinema sevdamı ilk İzmir’de edindim”

Türkiye’nin duayen sinema eleştirmeni ve yazarı Atilla Dorsay, İzmir’in Alsancak ve Karşıyaka’sı, Hatay ve Bayraklı’sı, Fuarı ve Basmane’si, Agora’sı ve Yahudi mahallesi, yakınında sayılabilecek İncirli ve Çeşme’si, Efes’i ve Selçuk’uyla müthiş bir film platosu olmak için gerekli niteliklerin hepsine sahip olduğunu söylüyor

Söyleşi: Derya Şahin

 

Her sinema filmi, kendi içinde farklı farklı hikayeler barındırır. Beyaz perdeye yansıyan yerler, yüzler değişir ama hikaye hiç bitmez. Şehirlerde de böyle değil midir? Mekanlar ve insanlar değişir ama şehirde yaşam hiç durmaz. Öyle ki şehirler, kimi zaman romantik bir filme konu olacak aşk hikayesine, kimi zaman zengin-fakir, iyi-kötü çatışmasını anlatan iç burkucu bir drama, kimi zaman da bir kara mizaha sahne olur. Ve tüm bu sahneler bir puzzle’ın parçaları gibi birbirini tamamlayıp şehri oluşturur. Peki, şehirler sinema için birer plato ise İzmir’in beyaz perdedeki yansıması nasıldır? Duayen sinema eleştirmeni ve yazarı Atilla Dorsay’a göre İzmir, görkemli tarihsel veya çağdaş dekorlar sunma özelliğiyle, müthiş bir film platosu olmak için gerekli niteliklerin hepsine sahip. İzmir doğumlu olan ve kendi sinema sevdasını İzmir’de edindiğini söyleyen Dorsay, Kemeraltı’nın bir Bond filmine mükemmel bir dekor olacağı görüşünde.

 

İzmir’i bir film platosuna benzetecek olursanız kentin sinema perdesindeki yansımasını nasıl tarif edersiniz?

Dorsay: İzmir, Akdeniz ve Ege’nin tüm önemli kentleri gibi, ılıman ikliminin ve zengin tarihinin de katkısıyla oluşmuş, modern kentle ‘cittaslow’ arasında ilginç bir denge kurmuş, yaşaması rahat, hep uygar ve çağdaş kalmış bir yaşam merkezi… Müthiş bir film platosu olmak için gerekli niteliklere de sahip.

 

İzmir sinema dünyasına çok önemli isimler kazandırmış bir kent. Buna karşın İzmir’de çekilen ya da İzmir’i konu alan film sayısı oldukça az. İzmirli bir sinema yazarı ve eleştirmeni olarak bunu neye bağlıyorsunuz?

Dorsay: Bilemiyorum. Oysa İzmir’in Alsancak ve Karşıyaka’sı, Hatay ve Bayraklı’sı, Fuarı ve Basmane’si, Agora’sı ve Yahudi mahallesi, yakınında sayılabilecek İnciraltı ve Çeşme’si, Efes’i ve Selçuk’uyla görkemli tarihsel veya çağdaş dekorlar sunma özelliği var. Belki biraz yatırım gerekiyordu.

 

İzmir’in ses getiren ve uzun soluklu film festivalleri ve etkinlikleri yok. Oğuz Makal, sanıldığının aksine, bugün Antalya’da ünlenen Sanat ve Kültür Festivali (Altın Portakal) ve yine bu kapsamda düzenlenen film yarışmasının öncü kentinin İzmir olduğunu söylüyor. Peki, İzmir bu alandaki öncülüğü neden kaybetti?

Dorsay: Oğuz Makal, doğrudur, vaktiyle İzmir festivalini başlatarak Ege festivallerinin öncüsü olmuştur. O festivalin bana ilk verilen onur ödüllerinden birini lütfedip verdiğini nasıl unutabilirim? Ama o 9 Eylül Üniversitesi’nden ayrılıp İstanbul’a, Beykent’e geldi (ve orada da harika işler yapıyor), ortada ne festival kaldı, ne 9 Eylül’ün yoğun sinema etkinlikleri. Bu da ülkemizde işlerin ne yazık ki ne ölçüde şahıslara, bireysel çabalara bağlı olduğunu gösteriyor. Bu yüzden birçok olay sistematik olamıyor, süreklilik kazanamıyor.

 

Türkiye’nin çağdaş ve modern yüzü olarak tanınan İzmir’in kent kültüründe ve kültür sanat yaşamında sinemanın nasıl bir yeri var sizce?

Dorsay: Ben kendi sinema sevdamı ilk İzmir’de edindim. 10 yaşlarıma kadar sürdü, ama o yaşta alınan eğitim öylesine önemli ve insanı öylesine biçimlendiriyor ki... Karşıyaka’daki eski Şayeste Sokağı’nın köşesindeki Sümer Sineması’nı, sahildeki Melek’i ve bana verdikleri ilk heyecanları unutmama imkan yok. 40’lı yılların Bayan Miniver, Gaip Melek, Korsanlar Kralı, Kazablanka gibi filmleriyle… Karşı yakadaki Tayyare’ye de gitmişliğim vardır. Biz İstanbul’a göç ettikten sonra satılan eski bahçeli evimizin yerine de sonradan bir sinema yapıldı: Efes Sineması. Sinemayla kaderimin çakışmasına bakar mısınız? O sinema da artık yok –kaç zaman önce yıkıldı. İzmir’in eski sinemaları ile ilişkili bendeki tek olumlu haber, Tayyare’nin İzmir adıyla hala varolması ve Kemeraltı’ndaki eski Konak Sinemasının yakın zamanda onarılıp açılması.

 

Bu zamana kadar İzmir’de çekilen filmler arasında en değerli bulduklarınız hangileri?

Dorsay: Önemli film pek gelmiyor aklıma... Gelenler arasında Jean Negulosco imzalı, 1944 yapımı kara-film, Eric Ambler’n romanından uyarlanan ‘The Mask of Dimitrios- Dimitrios’un Maskesi’ var. Ki kahramanı İzmirli olduğu için, bizde vaktiyle ‘İzmirli Dimitrios’un Maskesi’ diye oynamıştı. Bir de Lütfi Akad’ın ünlü şiirsel-gerçekçilik filmi, Attila İlhan’ın senaryosundan uyarlanan ‘Yalnızlar Rıhtımı’ var. O da 1949 yapımı.

 

“Bu film İzmir’de çekilseydi çok iyi olurdu” dediğiniz bir film var mı?

Dorsay: Efes dekoru önünde o kadar çok film çekilebilirdi ki... Kemeraltı ise bir Bond filmine mükemmel bir dekor olurdu. Orada geçen ve Konak Meydanı’na açılan bir takip sahnesi düşünün...

 

EXPO 2020’ye aday olan İzmir’in tanıtım filmlerini nasıl buldunuz?

Dorsay: Göz ucuyla görebildiğim kadarı fena değil.

 

İzmir’in kentsel kimliği Türkiye ve dünya sinemasının gözünde nerede duruyor?

Dorsay: Vallahi nerede durduğunu bilemem. O kadar az filmde kullanılmış ki İzmir… Ancak bundan sonrası için umutlu ve gayretli olmalıyız. Ve turizm ve turizm aracılığıyla tanıtım faktörlerini çok iyi kullanmalıyız. Yıllar önce içi sırf gay’lerle dolu diye bir büyük gemiye Kuşadası’na yanaşma izni verilmemesi gibi hatalara da asla düşmemeliyiz.

 

Türk sinema sektörünün izlediği serüveni adım adım takip eden, ülkedeki en önemli sinema eleştirmenlerinden biri olarak sinemamızın geleceğine yönelik öngörüleriniz nelerdir?

Dorsay: Bunca yıldır öneride bulunduk da ne oldu? Hiçbir dönemde sözümü, önerilerimi dinletemedim. Artık bu konularda konuşmak bile içimden gelmiyor. Ama özetlersek, önce maziye bakıp Türk sinemasının geçmişini, Yeşilçam filmlerini kurtarmak gerekiyor. Onlar olmazsa geleceğin sineması nasıl saptanabilir? Neyin üzerine kurulabilir? Birçok filmimiz hala kayıp gözüküyor. Hemen bir kurum (bir Türk Sinema Kurumu, bir Devlet Arşivi, bir Sinematek, vs.) kurup o filmlerin peşine düşmek, Sami Şekeroğlu TV-Sinema Merkezi ve şirket arşivleriyle temasa geçip var olanı kurtarmak ve onarıp gelecek kuşaklara aktarmak gerekiyor. Bunun yanı sıra özgürlükler genişletilmeli (siyasal olanlarından vazgeçtik, bugün filmlerde sigara-içki içilmesi bile gösterilemiyor. Oysa bunlar hayatın içinde hala var olan şeyler!) Devletin var olan ve bu yıl sanırım genişletilen yardımı, artarak ve daha sistematize edilip objektif kriterlere bağlanarak sürdürülmeli. Ve filmlerimiz dış ülkelere devlet himayesinde yollanmalı. Zaten iyi bir yolda olan ve günden güne daha çok tanınan Türk sineması, ulusal kimliğimizin temsili için daha etkin biçimde kullanılmalı. Bütün bunlar çok büyük bütçeler de istemeyen, biraz bilgi ve bilinçle kolayca gerçekleştirilebilecek şeyler

DERGİ ARŞİVİNDEN