İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

“İzmir Türkiye’nin en yaşanılası şehri”

"Çok renkli, çok hoşgörülü, çok kültürlü, çok yönlü, çok uygar bir şehir İzmir. Bir benzeri kesinlikle yok. Bunu İzmir’de yaşayan azınlıkların bu şehri çok sevmesine, şehre katkıda bulunmasına, şehrin de bütün o farklı kültürlerdeki insanları kucaklamasına bağlıyorum.”

“Şehir ne demektir? Sokakların, mahallelerin, semtlerin toplamından farklı bir şey midir şehir? Canlı mıdır, nefes alır mı? Biz adına şarkı besteler, şiir yazarken o bunları duyar mı?” diye sorar “İğne Deliğinden İzmir” okuyucusuna. Kitap, İzmir Devlet Tiyatrosu oyuncusu ve yönetmeni, İzmir araştırmacısı-yazar Yaşar Ürük’ün 40 yıldan fazla zamandır sürdürdüğü araştırma ve arşiv çalışmalarının küçük bir kısmı sadece.

Okuyucularına Göztepe’den Güzelyalı’ya Adım Adım İzmir’i dolaştıran, İzmir Öyküleri’ni anlatan, yetinmeyip onları İzmir Efsaneleri’ne doğru bir yolculuğa çıkaran Ürük, gönül gözüyle baktığı İzmir’de yaşayan herkesi görünenin ötesinde es geçilen yönleriyle İzmir’i yaşamaya davet ediyor.

İzmir’i Türkiye’nin en yaşanılası şehri olarak nitelendiren Ürük, “Bu şehre gözbebeğimiz gibi bakmamız, bu şehri tertemiz tutmamız lazım. İyi bakmıyoruz, iyi korumuyoruz, iyi kullanmıyoruz, buna rağmen bu şehir sırtını dönmüyor bize. Bu yüzden onu kaybetmeden elde tutmanın yollarını aramalıyız” diyor.

Atom fizikçisi olma hayalinden tiyatroya uzanan bir hayat öykünüz var. Bu değişimin ayrıntılarını sizden dinleyebilir miyiz?

ÜRÜK: Bu durum Türkiye’nin kendi çağdaşlaşma sürecine paralel bir şey. Maddi sıkıntılar nedeniyle Ankara Fen Lisesi’nden dönüş, 12 Mart’ı hazırlayan nedenler arasındaki öğrenci olaylarından dolayı Hacettepe Tıp Fakültesi’nden dönüş, askerliği tecil ettirmek için rastgele girilen bir şan opera bölümü… Oradaki sahne macerası içerisinde Cüneyt Gökçer’in “Sen gel Ankara’da oku demesi” gibi rastlantısal bir sürecin sonunda benim için Ankara Konservatuarı’nın yolunun açılması. Böylece hiç aklımda olmayan sanat uğraşı ve tiyatro mesleği hayatımın içinde yer aldı.

İzmir ile ilgili çok geniş bir belge ve fotoğraf arşiviniz olduğunu biliyoruz. Bu arşiv ne zaman oluşmaya başladı?

ÜRÜK: Şan eğitimi görürken tiyatroya geçince ayaklarım yere değdi. O okulu da bırakamazdım, çünkü üçüncü okulumdu. “Bu benim işim olacak ama bir de hobim, sevdam olmalı, iş hobim olmamalı” dedim kendi kendime. Ne ile uğraşayım derken İzmir araştırmalarının azlığı dikkatimi çekti, İzmir’i araştırmaya karar verdim. Bu düşünceyle Ankara Milli Kütüphanesi’nin kapısından adım attığımda arşivcilik serüvenim de başlamış oldu. Bu serüven 40 yılı aşkın süredir devam ediyor. Bir müddet sonra elimdeki belgelerin çok önemli olduğunu anladım. Belge ardında koşmak beni Yunanistan’dan Fransa’ya, dünyanın farklı ülkelerine kadar götürdü. Fotoğraf toplamaya da başladığım o yıllarda yurtdışında İzmir fotoğraflarının diğer yerlerin fotoğraflarından daha önemli olduğunu gördüm. Levanten gazetelerinden başlayarak 1840’lardan günümüze İzmir’de yayınlanmış bütün yayınları, içinde İzmir sözcüğü geçmiş her şeyi sayfa sayfa taradım. Bir amaç gözetmeden topladığım bu belgeler zamanla “benden kitap yaz” demeye başladı.

Sayısal açıdan, arşivimde 30 binin üzerinde siyah beyaz geçmiş yüzyıla ait fotoğraf var. Bunun yanı sıra 2000 yılından bu yana kenti fotoğraflıyorum. Bu fotoğrafların sayısı da 120 bini geçti. Elimdeki belgelerin çıktısını almaya kalkarsam 3 milyon sayfayı buluyor.

Çok iddialı değilim, arşivim herkesin elinde bulunan belgelerden daha iyidir diyemem ama kafama takılan bir konu olduğunda o konuyla ilgili bilgi sağlayabilecek malzeme mutlaka bulurum. 

Bunca belge ve fotoğrafı toplamak zor olmadı mı?

ÜRÜK: Bu araştırmalara ilk başladığımda teknoloji bu kadar ilerlemiş değildi, çok ilkel koşullar vardı. Basit bir fotoğraf makinesine sahip olmak bile bir lükstü. Küçük defterlere not almaya başladım. Bugün geriye dönüp baktığım zaman onlara ne kadar büyük bir emek harcadığımı daha iyi anlıyorum. Sonra teknoloji gelişmeye başladı, tarayıcılar, bilgisayarlar çıktı. Ben de kendimi zorlayarak da olsa birikimimle bir dizüstü bilgisayar aldım. İzmir’deki ilk dizüstü bilgisayarı ben almıştım yanılmıyorsam. O çok işe yaradı. Hala da geçmişte tuttuğum notları bilgisayara aktarıyorum. Ama teknolojik gelişmelere rağmen Milli Kütüphane hala evim dışında en çok zaman harcadığım yer.

Yazılarınızda, kitaplarınızda İzmir’i Türkiye’nin en özel şehri olarak nitelendiriyorsunuz. Neden?

ÜRÜK: Çok renkli, çok hoşgörülü, çok kültürlü, çok yönlü, çok uygar bir şehir İzmir. Bir benzeri kesinlikle yok. Çok kısa süre önce Yunanistan’a gittim, Atina’da kaldım. Atina İzmir’den çok daha büyük bir şehir. Ama ben Atina’da İzmir’in o hoşgörülü, renkli dokusunu göremedim. Karışmış, kendine özgü bir yer olmuş Atina. İzmir o yapıyı öyle ya da böyle yaşatıyor. Bunu İzmir’de yaşayan azınlıkların bu şehri çok sevmesine, şehre katkıda bulunmasına, şehrin de bütün o farklı kültürlerdeki insanları kucaklamasına bağlıyorum. Başka şehirlerde bu öyle çok kolay başarılmış bir şey değil. Ama İzmir bunu başarmış.

İzmir bu ülkenin en yaşanılası şehri. Bu şehre gözbebeğimiz gibi bakmamız, bu şehri tertemiz tutmamız lazım. Ancak iyi bakmıyoruz, iyi korumuyoruz, iyi kullanmıyoruz, buna rağmen bu şehir sırtını dönmüyor bize. Bu yüzden onu kaybetmeden elde tutmanın yollarını aramalıyız.

İzmir sokaklarında dolaşırken sizin en çok ilginizi çeken nedir?

ÜRÜK: Benim en çok ilgimi çeken doku hiç tartışmasız bir dikdörtgen; bu dikdörtgenin iki aksından birini Fevzipaşa Bulvarı, diğerini de Kadifekale’nin olduğu tepe oluşturuyor. Doğusunda Yeşildere, batısında ise Kemeraltı var. Kadifekale’nin yamacı ve alttaki düzlüğün olduğu yer zaten tarihin kendisi, her şey orada. Yerin altında da öyle. O bölgede yerin altında eminim şu andakinin üç katı eser çıkar.

Ama eğer neyi aradığınızı bilmiyorsanız bu şehrin sokaklarında dolaşırken İstanbul’daki gibi birçok şey göremezsiniz. Çünkü İstanbul’da eski kent merkezinde ya da tarihi yarımadada dolaşırken karşınıza hemen her sokakta bir camii, bir türbe, bir kemer, bir mimari yapı çıkar. İzmir’de bunu göremezsiniz. Bu yönüyle İzmir tarihi olmayan bir kent görünümü verir. İzmir’de bir mimari kirlilik var çünkü. Kentin kendine özgü bir mimari dokusu yok olmuş. Bugün mevcut mimari keşmekeş içinde İzmir’e baktığınızda bir karmaşa görüyorsunuz. O karmaşadan sıyrılıp eskiden kalma izleri görme niyetiyle dolaşırsanız göreceğiniz çok şey var. Bunları bulup keşfetmek, sonra da yıllardır burada yaşamasına rağmen bunları görmeyen insanlara göstermek çok hoş ve çok ilginç bir deneyim. 

Her gün önünden geçip gittiğimiz yerleri fark etmemizi sağlıyorsunuz. Siz farkındalığınızı neye borçlusunuz?

ÜRÜK: Bu aile yapısından kaynaklanan, çocukluktan kalan bir duygu. Annemin titiz olmasından dolayı biz İzmir’de çok ev değiştirdik, İzmir’in birçok semtinde oturduk. Hatta kız kardeşimle saymıştık; ben 23 yaşıma geldiğimde 30 ev değiştirmiştik. Üstelik bu evler birbirine yakın, aynı bölgede de değildi. Ben o yaşa geldiğimde Göztepe’yi de, Şemikler’i de, Altıntaş’ı da, Güzelyalı’yı da biliyordum. Doğal olarak ben çocukluktan delikanlılığa geçtiğim yıllarda hiçbir yaşıtımın tanımadığı kadar İzmir’i tanıyordum. Bunda çocukluğumda elimden tutup bana İzmir’i gezdiren babamın da katkısı oldu. O yaşta çocukların gezip görmediği yerleri, camileri, türbeleri gösteriyordu bana.

“İğne Deliğinden İzmir” kitaplarınızdan biri. Siz bu kente iğne deliğinden bakınca neler gördünüz?                                                                                                                                                                                          

ÜRÜK: 40 yılı geçen araştırmalar içinde İzmir ile ilgili yap-boz parçaları gibi ilginç konular çıktı ortaya. Bunların hiçbir tanesi çok geniş oylumlu yazı ya da kitap olacak malzeme değil. Ama mutlaka geleceğe bırakılması gerekiyor. Bunlardan bir kitap yapalım derken bu kitap ortaya çıktı. Adı üzerinde çok düşündük. Yakın Kitabevi’nin değerli yöneticisi Nusret Bey bunu bu ismi önerdi. İzmir’e kısa konularla belirli bir açıdan baktığı için “İğne Deliğinden”adını verdik. Kitapta her biri ikişer üçer sayfalık minik minik ama İzmir tarihi için çok ilginç konular var. Mustafa Kemal’in özel şehrinden kadın haklarına anıt diken şehre, Bergama Voyvodası’nın İzmir baskınından İzmir’de ilk film festivaline, Neyzen Tevfik’in İzmir günlerinden Torbalı’nın Arap Efe’sine kadar pek çok konuyu geleceğe aktarmak istedik. Elimde daha 10 tane İğne Deliğinden İzmir yazacak malzeme var, biz sadece bir seçki kullandık.

“Adım Adım İzmir” kitabınızda İzmir’in yıldızları olarak nitelendirdiğiniz değerler var. İzmir’de yaşayan insanlar bu değerlerden haberdar mı?

ÜRÜK: Maalesef değiller. İzmir gezileri düzenlerken katılımcılara bunları gösterip anlattığımızda şaşırıyorlar. Pek çok İzmirlinin hemen hemen her gün önünden geçip gittiği Alsancak Garı’nın içine girip de dokusuna bakan kaç kişi var merak ediyorum. Aynı şekilde kaç kişi Basmane Garı’na alıcı gözle baktı, buradaki ferforje işçiliğinin Konak Pier ile aynı olduğunu fark etti. Şehre bu gözle bakan çok az insan var. Bunda biraz da Kordon’da dolaşmanın, deniz havası almanın daha keyifli gelmesinin etkisi var. Çok az kişi “Haydi gidelim, Buca’daki Levanten köşklerini gezelim diyor. 

Kentin çekici unsurları nelerdir sizce?

ÜRÜK: İzmir’in hiç tartışmasız en önemli unsuru coğrafi konumudur. İzmir, bu güne kadarki bütün şöhretini bir körfezin etrafında dizilmiş bir şehir olmasına borçludur. Boğazın iki yakasına dizilmiş şehir İstanbul’u nasıl var ediyorsa, aynı şekilde körfezin iki yakasına dizilmiş şehir olması da İzmir’in şansı. Bu coğrafi konum bir ufuk, bir açıklık sağlıyor, bastırılmışlık duygusu yaşamıyorsunuz.

Ancak bunun ötesinde İzmir’in bir başarısızlığı var, o da Cumhuriyet tarihi boyunca ne şehri olduğunun adını koyamaması. Ben çocukluğumdan beri yöneticilerin “İzmir ticaret, sanayi, turizm, kültür, fuarlar, kongreler vb. şehri olacak” söylemlerini hatırlıyorum. Ne isimler konuldu bugüne kadar ama hiçbirisi de gerçekleşemedi. Yurtdışından gelen arkadaşlarımız İzmir’in neyiyle meşhur olduğunu soruyor. Bileşik kaplar misali her alan birbirini etkiliyor. Bu da net bir uzlaşmayla adını koyamayıp hedef belirlememekten kaynaklanıyor.

Siz İzmir’in geleceğini nerede görüyorsunuz peki?

ÜRÜK: Hiç tartışmasız tarih ve turizmde. Daha on yıl önce 5 bininci yılımızı kutlamıyor muyduk? On yıl geçmeden bu rakam 8 bin 600’e çıktı. Bunca yıldır bu topraklarda insanlar yaşıyorsa tarih çok önemli demektir. Bu nedenle İzmir vazgeçilmeyecek şekilde tarihe yönelmeli. Bunun yanı sıra kentte turizm hareketlendirilmeli. St. Polykarp burada öldürüldü, mezarı ortaya çıkarılıp ziyarete açılabilir. Aynı şekilde Sabetay Sevi’nin evi de ziyarete açılabilir. Üç semavi dinin önemli merkezleri burada, neden buluşma noktası haline getirilmesin ki? Agora, Kadifekale, Altınpark, Tepekule’de yürütülen çalışmalar da kent için çok önemli.

İzmir’de müthiş malzeme var. O zaman turizm ve tarihe yönelip, tarihten geleni satıp para kazanarak, o parayla da kentin sanayisi, ticareti geliştirilebilir. 

İzmir’in kültür sanat yaşamı hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Hâlihazırda devam eden kültür sanat yatırımlarını yeterli buluyor musunuz?

ÜRÜK: İzmir’de sanat kurumları anlamında kurumsallaşma tamamlandı ancak mekân sorunu devam ediyor. 30-40 tane salon sayabiliyorsunuz ama bunların hiçbirisi yeterli değil. İzmir’deki sanat kurumlarının en eskisi olan devlet tiyatrosunun evrensel çapta bir tiyatro salonu neden yok örneğin? Bina, tesis, salon, malzeme eksiği var. Yoksa İzmir’in sanat kurumu ve sanatçı eksiği yok.

Yeni kitap projeniz var mı?

ÜRÜK: İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Ansiklopedisi hazırlıyor. 2013 kitap fuarına yetiştirilecek bu çalışmanın “İzmir’de mahalli ve idari yer adları” ile ilgili kısmını İlhan Pınar ile beraber hazırladık. Ayrıca aynı ansiklopedinin kültür sanat cildinin “İzmir’de müzik tarihi” bölümünü ben yazdım. Bunların yanı sıra Kurtuluş Savaşı ile ilgili İzmir perspektifli bir roman yazma düşüncem var. Ayrıca 40 yıl önce çalışmalarına başladığım “Müzik Tarihinde İzmir” kitabı var elimde. Bir de yine 40 yıl önce başladığım “Başlangıcından Günümüze Türk Giyim-Kuşam Süslenme Sözlüğü”nün hazırlıklarını sürdürüyorum. Türklerin Orta Asya’da Yakutlardan başlayıp Azerilere kadar bütün lehçelerinde geçen sözcüklerle giyim-kuşam süslenmeye verdikleri adlar, o adların anlamları, renk doku kullanımı vb. gibi 35 bin sözcüklük bir ansiklopedi. O da çılgın bir çalışma.

DERGİ ARŞİVİNDEN