İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Tüzüm Kızılcan Yarım Asırdır Toprağa Hayat Veriyor

Sanat yaşamında 50 yılı geride bırakan Tüzüm Kızılcan, mutluluğu ve huzuru çamurda bulmuş. “Ben toprağın erkini seviyorum. Toprağın rengi, çatlağı, çamur hali beni mutlu ediyor” diyor

Yazı ve Fotoğraflar: Derya Şahin

 

 

Muhtelemen ilk oyuncağı çamurdu. Ne de olsa ekmeğini topraktan kazanan, çiftçi bir ailenin çocuğuydu. Büyüyüp meslek seçme yaşına geldiğinde tıpkı ailesi gibi onun yolunu da toprak çizdi. Bir farkla; o bir şeyler yetiştirmek yerine toprağa ruh katmayı, onu bir sanat eseri haline dönüştürmeyi tercih etti.

O kendine “sanatçı” demese de Türkiye’de tüm güzel sanatlar fakültelerince “duayen hoca” olarak benimsenen, yurtdışında fahri doktora unvanlarıyla onurlandırılan, uluslararası sanat camiasına adını altın harflerle yazdıran Tüzüm Kızılcan’dan bahsediyoruz.

Sanat yaşamında 50 yılı geride bırakan Kızılcan, mutluluğu ve huzuru çamurda bulmuş. “Ben toprağın erkini seviyorum. Toprağın rengi, çatlağı, çamur hali beni mutlu ediyor” diyen Kızılcan ile toprak üzerine kurduğu yaşamı ve sanatını konuştuk.

 

Türkiye’de ve dünyada seramik sanatının en önemli temsilcisisiniz. Peki, seramik nasıl girdi hayatınıza?

KIZILCAN: Kendimizi fark etmeye ve hayatla ilgili bir takım sorgulamalar yapmaya başladığımız dönemlerde bir şeyler tarafından yönlendiriyoruz. Bu kimi zaman çok sevdiğimiz bir ağabey ya da ablamızın mesleği, kimi zaman da anne-babanın isteği olabiliyor. Bazı kişiler ise kendi dürtülerini fark edip, “ben kimim, ne yaparsam mutlu olurum” gibi sorulara cevap arıyor. Ben meslek seçme aşamasına geldiğim zaman, yaparken mutlu olabileceğim bir işi seçmeyi tercih ettim. Çocukluğumdan beri, tüketen değil üreten olmaktı isteğim. Yediğim yemekten, giydiğim elbiseye ve yaşadığım ortama kadar hep bir şeyleri sorguladım.

Bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak, toprağı çok küçük yaşlarda tanıdım, toprakla oynadım. Toprak benim genlerimde var. Bu diğer dürtülerimle birleşince beni tasarlamak ve üretmek ile ilgili bir noktaya götürdü. Önce ismini koyamadığım ama zaman içinde seramik olduğunu öğrendiğim bir yola saptım. Toprak elime ve gözüme en uygun olan malzemeydi. Onun için toprakla haşır neşir oldum. Seramik benim için rastlantı değil bilinçli bir seçimdi.

 

Seramiği meslek olarak seçme sürecinde neler yaşadınız?

KIZILCAN: Aslında önce mühendislik alanında öğrenim görüyordum. Öğrenciliğim sırasında Füreya Koral’ın bir sergisine gitme şansım oldu. Ardından kendisine ulaşıp ders almak istediğimi söyledim, o da kabul etti.

Füreya Hanım benim sanat hayatımın ve ondan sonraki hayatımın temel taşlarını oturtmamda yardımcı oldu. Ben orada önce bir temel sanat eğitimi aldım.  Ardından Hasan Togay’ın atölyesinde torna dersleri aldım. Bu çalışmalarım sırasında fark ettim ki ben seramiği hobi olarak değil meslek olarak yapmalıyım. Böylece İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünde sürdürdüğüm öğrenimimi bırakıp, yurtdışına gitmeye ve sanat eğitimi almaya karar verdim. Ailemin bu süreçten haberi yoktu, zaten seramik eğitimi almamı da istemiyorlardı. Ama ben döviz imtihanına girip kazandım. Aileme de “Ben yurtdışında seramik okumak istiyorum. Destek olursanız memnun olurum, yoksa burs bulacağım” dedim. Onlar da sonunda kabul ettiler ve ben tek kelime Almanca bilmeden Frankfurt’a gittim, Werkkunstschule’de okumaya başladım.

 

Ailenizde kuşaklardır süregelen toprakla birlikteliği başka bir noktaya taşıdınız diyebilir miyiz?

KIZILCAN: Evet, öyle oldu. Zaten sadece mesleki öğreti yaşamda insanı başarılı yapmaya yetmiyor. Ne iş yapıyorsanız yapın o işle ilgili bir altyapıya sahip olmanız gerekiyor. Ben İzmir’de yaşayan bir burjuva ailesinin çocuğuyum. Kültür ve sanat adına onların kabulleri içindeki şeyleri birlikte yaptık. Beni tiyatroya, konsere götürdüler. Aile öyle bir aile ki; Halikarnas Balıkçısı dayı, Aliye Berger teyze, Nejat Devrim yeğen, Şirin Devrim yeğen… Yaşar Kemaller, Bedri Rahmiler, Eren Eyüboğlular hep bizim eve girip çıkan kişilerdi. Böyle bir ortamda yetişince bir sürü değeri fark ediyorsunuz.

 

İnsanoğlunun asırlardır yaşamsal ihtiyaçları için kullandığı seramikte sanat algısını oluşturmak zor olmalı. Bu açıdan bakınca seramik nasıl sanat eseri, onu yapan nasıl sanatçı olur?

KIZILCAN: Bu çok zor bir şey. Bir formu analiz ederseniz, örneğin çanak; bir şeyi muhafaza eden, stabil bir görüntüsü olması gereken bir kaptır. İçeri doğru sıfır noktası vardır, ne açılır, ne kapanır. Onun altındaki stabil ayağı yok edip, içine bir şey konduğu zaman devrilebileceği duygusunu yaşatabilirsem o çanak fonksiyonu olmayan, kendi dili olan bir sanat eserine dönüşür.

Seramiğin kendine özgü bir dili, belli bir tadı, olgusu var. Seramik yaptığınız zaman bir sürü estetik ölçünün yanında resmi de bilmeniz gerekiyor, heykeli de. Sadece el becerisi yeterli değil yani. Üretim için bir sürü teknik var çünkü. Yapmak istediğiniz, ifade etmek istediğinizi anlamanız için o teknikleri bilip birini seçmeniz lazım. Bunu yanı sıra kullanmak zorunda olduğunuz malzemeler var. Bir elektrik fırınında yaptığınız pişirimle odun fırınında yaptığınız pişirim aynı değil. İkisi arasındaki farkı bilmek lazım. Kendi yaptığın bir sırla kaplamak farklı, fabrikasyon bir sırrı alıp sürmen farklı.

 

Bu noktada da sanatçı ile zanaatçı arasındaki fark ortaya çıkıyor sanırım…

KIZILCAN: Seramik sanatçısı olabilmek de bir takım özel durumları gerektirir. Çok iyi teknik öğrenerek bir zanaatkâr olunabilir ama sanatçı olmanız için sizin özgün, yeni algıları olan ve bunları yine özgün biçimde sunabilen bir kimliğe sahip olmanız gerekir. Bilgi ve deneyim bu açıdan gerekli tabii ki ama doğal olan, özgün olan, sizin algılarınızla beslenen bir şey sanat. Aksi takdirde iyi bir usta olabiliyorsunuz ama sanatçı değil. Ona da çok saygı duyuyorum. Herkes sanatçı olmak zorunda değil nihayetinde.

Eğer siz geleneksel bir ürün yapıyorsanız sanatçı olma şansınız zaten yok. Gelenekselin tarifinde geçmişten günümüze bozulmadan gelen ibaresi vardır. Bu nedenle geleneksel zanaatlar tanımı benim için daha doğru. Bir şeyin geçmişten günümüze bozulmadan gelebilmesi onu yapanın özgürlüğünü kısıtlar. Üreten kişi kendi kimliğini katma şansına sahip değildir.  Ama sanat özgünlük gerektirir. Ticari bir yaklaşımla yola çıktığınız zaman yaptığınız iş ticari olur. Ben bir sergimde mezar taşları yaptım mesela, bunları satmayı düşünebilir misiniz? Mümkün değil.

 

Sanat yaşamınızda 50 yılı geride bıraktınız. Tüzüm Kızılcan kendi sanatını nasıl tarif eder?

KIZILCAN: Her şeyden önce ben kendim için sanatçıyım diyemem. Ben üretirim, sunarım. Eğer benim yaptıklarımın bir değeri varsa o zaman bir başkası bana sanatçı der.

Ben seramikle ilgili bütün kaynaklara ulaşabilme çabasında olan bir insanım. Benim dilim nettir; minimalisttir. Fazla bezemeye yakın değilim, sırlı yüzeyleri çok sevmiyorum. Çünkü sır bizi yanıltabiliyor. Ben toprağın erkini seviyorum. Toprağın gücü, bana sundukları, etkisi benim için çok daha önemli. Toprağın rengi, çatlağı, çamur hali beni daha çok mutlu ediyor. Onun için üstünü hiçbir şeyle kaplamak istemiyorum.

Bu anlamda seramikle yolculuğum sürecinde malzemenin getirdiğinin, dilimin gramerini oluşturduğunu söyleyebilirim. Seramik dilinde, kavramın görselliğin önüne geçmediği, teknikle mesajın birbirini desteklediği kendi öz dilinde yapıtlar üretmek hedefim oldu. Her zaman teknik ve estetiğin birbirini dengelemesi gerektiğine inandım.

 

Sergilerinizin temalarını nasıl belirliyorsunuz?

KIZILCAN: Dikkat çekmek istediğim bir konu belirliyorum. Bu sosyal ya da estetik bir konu da olabiliyor, o an beni çok meşgul eden ve belli bir kitleye anlatmak istediğim bir konu da. Kimi zaman baba-oğul ilişkisini anlatmak için denizkestaneleri yapıyorum, kimi zaman da Türklerin dünyaya armağan ettiği hamam kültürünün en önemli öğesi hamam taslarını. Son sergimin teması ise “Lirik Yansımalar”dı. Bu sergimde genelde görsel bir obje olarak algılanan seramiği porselenden ayıran en önemli şeyi; tınısını anlatmak istedim. Görsellikten yola çıkarak, mat, parlak ve transparan içinde, algılama boyutundaki farklılıklarla seramiğin sesini ayırt etmeye, ismini koymasanız da içine girdiğinizde o ritüelin sesini algılatmaya çalıştım. 

 

Pek çok sanat dalında teknolojinin gelişimiyle yeni teknikler geliştiriliyor. Sizin bu anlamda teknolojiye bakış açınız nedir?

KIZILCAN: Seramik teknolojisi benim için çok gerekli. Çünkü ben yapmak istediğim şeyi o teknolojinin getirdiği artı değerlerle sunmak istiyorum. Benim coğrafyamda kullanılan terminoloji ve teknoloji diğer ülkelerden ve ortamlardan o kadar farklı ki ben buradaki duygularımı başka bir ülkenin diliyle anlatmaya çalıştığım zaman otomatikman bir orjinallik yakalıyorum. Eğer ben karşımdakine bunu da düşünme fırsatı verirsem o kişinin sorguladığı alan daha da genişliyor. Bunun için teknoloji çok önemli. Her işimde bir başka tekniğin izlerini deniyorum.

 

Seramik sizin için ne ifade ediyor?

KIZILCAN: Pek çoğumuz mutluluğun parayla sağlanabileceğini sanıyoruz. Ama kendimizi gerçekten tanısak bir şey satın alarak huzurlu olunamayacağını anlarız. Dolayısıyla mutlu olmanın yollarını ararken hayatımızı huzurlu geçirebilmemiz için gerekli olan altyapıyı oluşturmalıyız. Ben çamurla meşgul olarak kendimi geçirdiğim acı tecrübeler içinde sağlam tutmayı öğrendim. Sakin bir yaşamı seçtim. Seramikle uğraşayım, sergilerimi açabileyim, öğrencilerim gelsin yanımda çalışsın, bu bana yeter.

 

Günümüz sanatçısının giderek toplumdan uzaklaştığı ve kendi kabuğuna çekildiği eleştirilerine katılıyor musunuz?

KIZILCAN: Çok bireysel bir dünyada yaşamaya başladık. Çok uzun zamandır “biz” sözcüğünü duymuyorum, herkes “ben” diyor. Bu durum sanata da yansıdı tabii ki, sanatçı da öyle olmaya başladı. Her şey bir show haline geldi. Gerçek yaşamın dışına çıktık. Kadın saçını sarı iken siyah yapıp, pantolon yerine mini etek giyince “imaj değiştirdim” diyor örneğin. Hâlbuki değişim kültürle başlar. Ötekilerin hepsi resim olur. Saçınızın rengi değişirse değişir misiniz? Kalbiniz, algınız değişir mi?

 

Türkiye’de beğendiğiniz seramik sanatçıları hangileri?

KIZILCAN: Candeğer Fürtun, Güngör Güner ve rahmetli Atilla Galatalı beğendiğim seramik sanatçılarımızdan. Türk seramik sanatçılarını hafife almamalıyız. Gerçekten çok önemli ve değerli kişiler ama biz maalesef kendimizi iyi tanıtma şansına sahip olamıyoruz. 

DERGİ ARŞİVİNDEN