İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Jak Kaya

İzmir havralarına Prag modeli

 

İzmir Musevi Cemaati Vakfı Başkanı Jak Kaya, İzmir medeniyetinin eserleri olarak tanımladığı havraların restore edilerek Prag’daki gibi müzeleştirilmesiyle İzmir’e yeni bir turizm rotası kazandırılacağına dikkat çekiyor.

İzmir’in en eski cemaatlerinden biri olmasına karşın geçtiğimiz yıl hukuksal kimliğine kavuşan İzmir Musevi Cemaati’nde şimdilerde tatlı bir telaş hakim. Mülkiyet sorunu nedeniyle yüzyıllardır ibadethanelerini, mezarlıklarını onaramayan cemaat, vakıf statüsüne kavuşup bu hakkı elde edince çalışmalara hız verdi. Seçimle vakfın ilk yönetimini belirleyen cemaat bugünlerde vakfın mülkiyetindeki taşınmazların belirlenmesi için hummalı bir çalışma yürütüyor. Sonraki hedef ise İzmir’e yeni bir turizm rotası kazandırmak. Bunun için sinagogların yoğun olduğu Havra Sokağı’nın restore edilip bölgedeki havraların müze haline getirilmesini istiyorlar. Vakfın Başkanı Jak Kaya, İzmir medeniyetinin eserleri olarak tanımladığı havraların onarılmasıyla bölgenin bir açıkhava müzesi niteliğine kavuşacağını belirterek, Prag modelini esas aldıklarını söylüyor.

 

Doğma büyüme İzmirlisiniz. Bize kendi gözünüzden İzmir’i anlatır mısınız?

KAYA: 1938 İzmir doğumluyum. Ortaokulu Alsancak Saint Joseph Ortaokulu’nda, liseyi Atatürk Lisesi’nde okudum. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde de inşaat mühendisliği alanında öğrenim gördüm. Bu bahsettiklerim 1950’li yıllara tekabül ediyor. Dolayısıyla Eski İzmir’in şahitlerinden biriyim. İzmir insanda garip bir bağımlılık yaratan çok güzel bir şehir. Öyle ki İzmir’i sevdiniz mi bir daha buradan ayrılamıyorsunuz. Ben de İzmir’i çok seviyorum. Öteden beri İzmir ile ilgili her türlü girişimin içinde oldum. İzmir hiç ayrılmayı düşünmediğim bir kent. Zaman zaman İstanbul’da toplantılarım oluyor, sabah gidip akşam dönmeyi yeğliyorum.

 

İzmir’de yapmaktan en çok keyif aldığınız şey nedir?

KAYA: Benim İzmir’de en çok Kordon’da oturmaktan keyif alıyorum. İzmir’in her yeri güzel tabii ki ama deniz kıyısı ayrı bir güzel. Zaten deniz olmayan bir kentte oturmayı düşünemiyorum. Deniz tıpkı bütün İzmirliler gibi benim için de çok önemli.

 

Belleğinizdeki İzmir ile şimdiki İzmir’i kıyasladığınızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

KAYA: Ben İzmir’in 300-350 bin nüfuslu olduğu dönemleri hatırlıyorum, şimdi ise 10 kat büyüdü. O dönemde trafik de bu kadar yoğun değildi. Körfezde denize girilirdi. Zamanla bizim gençlik dönemimizin deniz kıyıları dolduruldu, dolayısıyla İzmir denizden uzaklaştı. Kemeraltı eskiden İzmir’in merkeziydi. İzmir Vilayet Konağı benim dönemimin insanları için çok önemli bir simgeydi. 1977’deki yangında İzmir’in bu en güzel sembolünün yanışını içimiz yana yana izledik. Neyse ki bu yapı eskisine uygun bir şekilde yeniden inşa edildi. Eskiden Saat Kulesi’nin bulunduğu alan, çevresinde tramvayların döndüğü gerçek bir meydandı. Atatürk heykelinin olduğu Cumhuriyet Meydanı da öyleydi. Şimdi değişik mimari uygulamalarla o meydanlar kayboldu. Çevresine çok yüksek yapılar yapılınca sevdiğimiz bu meydanlar onların yanında çok küçük kaldı. Bu İzmir’in büyük bir kaybıdır bence. Belki biraz tutuculuğum var ama ben o çok katlı, yüksek binaları da sevmiyorum. Onlar da bugünün modern mimarisinin örnekleri biliyorum ama ben yine de eski İzmir’i özlüyorum. İnsan gençliğinde yaşadığı şehri özlüyor çünkü.

Avrupa kentlerine bakıyorum, 30 yıl arayla gittiğim bir kentin hiç değişmediğini görüyorum. Zürih ve Cenevre’yi bunlara örnek olarak verebilirim. Ama aynı şeyi İzmir için söyleyemezsiniz. 1950’lerde İzmir’e gelen bir kişi şimdi görse İzmir’i tanıyamaz çünkü kent çok değişti. Tabii bu durum sadece İzmir için değil, Türkiye’nin bütün kentleri için geçerli.

İzmir’in tarihinde çok önemli bir yere sahip olan ve kent yaşamını zenginleştiren Yahudi cemaatinin kentteki liderisiniz. Yahudilerin İzmir yolculuğunu kısaca sizden dinleyebilir miyiz?

KAYA: Yahudi Cemaati’nin tarihi 15. yüzyıla dayanır. 1492 yılında engizisyon dolayısıyla İspanya’dan ve Portekiz’den kaçmak zorunda kalan büyük bir kalabalığın bir kısmı orta Avrupa’ya göç ederken bir kısmı da Osmanlı İmparatorluğu’na sığındı. İzmir’deki Yahudi cemaati ise orta Avrupa ve İtalya’dan geldi. İpek Yolu’nun İzmir’e kadar ulaştığını ve kentin ticaret konusunda çok önemli bir merkez olduğunu anlayan Yahudiler, başta İzmir olmak üzere Ege Bölgesi’nin çeşitli ilerine göç ettiler. Göçlerle gelen Yahudiler 17. yüzyılda kentte kalabalık bir topluluk oluşturdu. Bunu nereden biliyoruz? O dönemde Yahudilerin yerleşim bölgesi Eski İzmir denilen Agora’nın karşısındaki Havra Sokağı ve çevresiydi. Söz konusu bölgede yarım kilometrekare içinde 12 tane havra var. Bu da orada büyük bir cemaatin varlığını işaret ediyor. Nitekim bir takım yangınlar ve salgın hastalıklar yaşamış olmasına rağmen 19. yüzyılın sonlarında İzmir’deki Yahudi nüfusu 20 bin civarındaydı. 1907-1908 yıllarında Havra Sokağı bölgesinden deniz kıyısına doğru bir akım olmuş. Yahudi nüfusun bir bölümü Mithatpaşa Caddesi’ne yerleşmiş. Asansör’ün yanındaki Beth İsrael Sinagogu da bu yüzden yapılmış. 1960-70’lerde yangın yeri olan eski Alsancak imar edilmeye başlanınca Yahudilerin bir bölümü de buraya yerleşmiş.

Bu süreçte cemaat çeşitli nedenlerden ötürü küçülmüş. Bir kısmı 1929 ekonomik krizi nedeniyle başka ülkelere, özellikle de Güney Amerika’ya göç ederken, bir kısmı da 1948’de İsrail devleti kurulunca oraya göç yerleşmiş. Ayrıca genç nüfusun önemli bir kısmı da daha iyi eğitim ve iş olanakları için yurtdışına gitmiş. Sonuç olarak o dönemlerde 20 bin kişilik İzmir Yahudi Cemaati’nin şimdiki nüfusu bin 500.

 

İzmir’de Yahudi izleri oldukça yoğun. İlk aklınıza gelenler neler?

KAYA: İzmir’deki Yahudi kültürüne ait izleri birkaç başlık altında sıralayabiliriz; sinagoglar, Karataş Hastanesi, hastanenin yanında 1960 yılında inşa edilen yaşlılar yurdu, Asansör ve Yahudi mezarlıkları.

 

İzmir Cemaati 100 yıl sonra vakıf kimliğine kavuştu. Vakfın başkanı olarak bu süreçte yaşananlardan, vakıf kimliğinin cemaate getirilerinden bahseder misiniz?

KAYA: İzmir Musevi Cemaati tüzel kişiliğe sahip değildi. Cemaatin bir takım taşınmazları vardı ama bunların tapusu yoktu. Taşınmazlar İzmir Musevi Cemaati adına kayıtlı olsa da yetki belgesi sıkıntısı yaşanıyordu.

Lozan Barışı’ndan sonra, 1936 yılında azınlıkların birer beyanname vererek taşınmazlarını bildirmeleri istenmiş. İzmir Yahudi Cemaati bu beyannameyi vermediği için tüzel kişiliğe kavuşamamış. Ancak incelendiğinde İzmir Musevi Cemaati gerçekten bir vakıf niteliği taşıyordu. Örneğin sinagogları onarıyor, oralara din adamlarını tayin edip geçimlerini sağlıyor, fakirlere yardım ediyordu. Bunlar hep bir vakfın yapması gereken fonksiyonlar ama sonuçta böyle bir vakıf yoktu.

2002 yılından bu yana Vakıflar Yasası’ndaki çeşitli değişiklikler nedeniyle Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yaptığımız başvurularımız ve çalışmalarımız nihayet sonuç verdi ve 2011’in Aralık ayında Vakıflar Genel Müdürlüğü başvurumuzu kabul ederek, vakıf oluşumuzu tescil etti. Bu bizim için çok önemli bir adım oldu. Vakfın yönetim kurulu seçimlerini geçtiğimiz mart ayında gerçekleştirdik. Ondan sonra gelen adım da taşınmazlarımızı İzmir Musevi Cemaati Vakfı adına kaydettirmek. Şimdi o aşamadayız. Önümüzdeki günlerde başvurularımızı yapacağız. İnşallah olumlu cevap alacağız ve tapularımıza kavuşmuş olacağız.

 

Sinagogların yoğun olduğu Havra Sokağı’nın restore edilmesi ve bölgedeki havraların müze haline getirilerek turizme kazandırılmasını hedeflediğinizi sık sık dile getiriyorsunuz. Bu projenin ayrıntılarını öğrenebilir miyiz?

KAYA: Havra Sokağı’nda bulunan 12 sinagog İzmir medeniyetinin, İzmir kültürünün eserleri. Şu anda bu sinagogların sadece ikisinde belli zamanlarda dua yapılıyor, geri kalan on sinagog ise kullanılmıyor. Dolayısıyla bu yapıların dua ve dini amaçlara açılmasının bir anlamı yok. Bunun yerine bölgedeki sinagoglar restore edilip turizm dünyasının rağbet göstereceği bir takım müzelere dönüştürebilir.

Biz cemaat olarak birbirine çok yakın olan altı sinagogdan ikisini onardık ama geri kalan kısmını restore edebilmek için Anıtlar Kurulu’na başvurmak durumundayız. Sinagogların tamamı restore edildiğinde bölgenin bir açıkhava müzesi niteliğine kavuşacağını düşünüyoruz. Prag’da benzeri bir oluşum var, turistler o bölgeleri gezebilmek için sıraya giriyor. Neden İzmir’de de olmasın?

Hayalimiz Agora düzenlendikten sonra bu bölgeyi ziyaret eden turistlerin hemen karşıya geçerek Yahudi mahallesi ve müzelerini gezmesi. Bu hayali gerçeğe dönüştürebilirsek o bölgede bir turizm kompleksi oluşmuş olacak. Bu da İzmir’e çok büyük bir değer katacak. Ancak yaklaşık 2 milyon dolara mal olacağını tahmin ettiğimiz bu proje mali boyutu ile bizi aşıyor. Bu noktada da İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve yurtdışı fonlarına başvuracağız. Böyle bir eseri İzmir’e kazandırmak bizim için büyük bir gurur kaynağı olacaktır.

 

Ne kadar sürede gerçekleştirmeyi hedefliyorsunuz?

KAYA: Projenin hayata geçmesi 7-8 yıllık bir süreci kapsayacaktır.

 

Bu hayalinizin gerçeğe dönüşmesi için kimlere ne gibi görevler düşüyor peki?

KAYA: Bu proje önemli bir altyapı çalışmasını gerektiriyor. Öncelikle bir internet sitesi olmalı ki İzmir’e gelmek isteyen bir yabancı, kentteki bu eserlerle ilgili bilgileri ve buralara nasıl erişebileceğini görmüş olsun. Broşürler bastırılıp, dünyanın her tarafındaki turizm acentelerine dağıtılmalı. Bu konuda turistleri bilgilendirecek rehberler yetiştirilmeli. Burada İzmir Turizm İl Müdürlüğü’ne de büyük iş düşecek. Belki ortak bir kurul oluşturulabilir.

 

İzmir sinagogları Dünya Anıtlar Fonu tarafından özel kültüre sahip, dünya çapında korunması gereken eserler arasına dahil edildi. Bununla ilgili herhangi bir çalışma yürütülüyor mu?

KAYA: Merkezi New York’da bulunan Dünya Anıtlar Fonu (World Monuments Fund), 2004 yılında aldığı bu kararla İzmir sinagoglarını dünyanın tehlike altında olan 100 önemli eseri arasında gösterdi. Bu kararı İzmir havralarının korunması gerektiğinin uluslararası alanda tescili olarak da değerlendirebiliriz. Bizim için çok önemli bir referans olan söz konusu kararı başvurularımıza kaynak olarak gösterebiliriz.

 

Daha önceki bir söyleşinizde İzmir Yahudilerini, tutucu olmayan, laik ve Cumhuriyet değerlerine bağlı olarak tanımlıyorsunuz. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

KAYA: İzmir Yahudi Cemaati genel olarak liberal, dinine bağlı ama tutucu olmayan bireylerden oluşur. Her ne kadar dinimiz farklı olsa da biz de Türküz. Cumhuriyet bu cemaatin çok büyük bir hayalini gerçekleştirerek din ve vicdan özgürlüğünü getirdi. Dolayısıyla Cumhuriyet sizin için ne kadar önemliyse bizim için de o kadar önemli.

 

İzmir’deki çok kültürlülük hakkında neler söylemek istersiniz?

KAYA: İzmir’in çok kültürlü yapısıyla liman şehri olması arasında önemli bir bağlantı var. Çünkü liman sayesinde kentte ticaret gelişti, dünyanın pek çok bölgesinden İzmir’e insanlar geldi. İzmir’deki Yahudi, Levanten, Rum izleri hep bunun sonucudur. Bu kozmopolit yapı çok kültürlü bir kent izlenimi getirdiği için ben İzmir’i çok seviyorum.

 

İzmir üç din için de oldukça önemli ibadet merkezlerine sahip bir kent. Sizce bu merkezler İzmir’in inanç turizminde yeterince değerlendiriliyor mu? Neler yapılmalı?

KAYA: İnanç turizmi önemli ancak İzmir’i gezmeye gelen turistlerin ne kadarı inanç turizmi için geliyor bilinmiyor. Bu nedenle konuya sadece inanç turizmi açısından değil genel olarak bakmak gerektiğine inanıyorum. Esasında İzmir’in turizm potansiyeli yeterince gün yüzüne çıkarılmamıştır. Çünkü tek başına inanç turizmi ya da kültür turizmi kentin turist kapasitesini artırmaya yetmez.

Dolayısıyla İzmir’in tüm turistik değerleri bir bütün halinde ele alınmalıdır.

DERGİ ARŞİVİNDEN