Şadan Gökovalı

“Tanınmayan yer sevilmez, sevilmeyen yer de vatan olmaz”

“Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim” diyor Şadan Gökovalı. Öğrendiklerini de kimi zaman yazdığı bir şiirle, bir kitapla, kimi zaman da Anadolu’yu karış karış gezdiği turlarda anlattığı efsanelerle sevdirmeye çalışıyor.

Yazı: Derya Şahin

Fotoğraflar: RK arşivi

O kendini “uzak taşranın cahil delikanlısı” olarak tanımlasa da, 73 yıllık ömrüne 73 asırlık iş sığdırmış bir derya Şadan Gökovalı. Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’ın manevi oğlu, şair, yazar, gazeteci, turist rehberi, mitolog ve eğitimci unvanlarıyla donattığı, bir dolu farklı hayatı bir arada yaşamış. İsminin önüne eklenen bunca sıfatın ardında öğrenmeye ve öğrendiklerini paylaşmaya olan tutkusu yatıyor. “Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim” diyen Gökovalı öğrendiklerini kimi zaman yazdığı bir şiirle, bir kitapla, kimi zaman da Anadolu’yu karış karış gezdiği turlarda anlattığı efsanelerle sevdirmeye çalışıyor.

Tanınmayan yerin sevilmeyeceğine, sevilmeyen yerin ise vatan olmayacağına inanan Gökovalı ile başarılarla dolu yaşamı ve “dünyada bir eşi daha yok” dediği İzmir üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.

 

Sizi anlatırken söze nasıl başlamak gerektiğine karar vermek zor. Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’ın da manevi oğlu, şair, yazar, gazeteci, turist rehberi, mitolog ve eğitimci... Peki Şadan Gökovalı nasıl anlatır kendini?

GÖKOVALI: Herkes gibi benim de birer fiziksel anam ve babam var. Anam Emine Dudu, babamsa Gökova’nın efsanevi muhtarı Mehmet Gökovalı. Muhtarlık mührünü Muğla Valisine teslim edeli 70 yıldan fazla süre geçtiği halde, bizim sülalenin adı hala ‘Muhtarlar’dır, bana da “Muhtar Mehmet’in Şadan” derler.

Balıkçı’nın ve Azra Erhat’ın manevi evladı olmak, onurumdur. Bunun öyküsünü uzun uzun anlatmaktansa, ikisinin vasiyetinden birkaç tümce aktarayım: “Şadan Gökovalı’ya arkadaşım, oğlum desem azdır. Çünkü mevcut insanlar arasında beni temadi (devam) ettirecek, daha doğrusu temadi ettirmeye en müsait insan odur. Ölsem, ölüm bana galebe çalmamış olacak. Çünkü Şadan var’’ (Halikarnas Balıkçısı, 18 Haziran 1973)

“Ben Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Azra Erhat. Anamdan babamdan çok şey aldım. Fakat mayam Atatürk’tür. Her birini canımdan çok sevdiğim Türk gençleri arasından şu üçünü kendime evlat seçtim: Cengiz Bektaş, Şadan Gökovalı, Ayça Abakan” ( Azra Erhat, 6 Eylül 1982)

Ben kendimi “uzak taşranın cahil delikanlısı, güzeli seven güzel canlısı” olarak tanımlıyorum. Saydığınız sıfatlara gelince, bana bu sıfatlar gökten zembille inmedi. Bir kısmı köyden, babadan aldıklarım, biriktirdiklerim, geri kalanı da öğrendiklerim. Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim. Asıl büyük şansım da öğreticiliğim oldu. Öğrenmenin en kolay, en kestirme yolu öğretmektir ne de olsa.

 

Halikarnas Balıkçısı ile nasıl tanıştınız?

GÖKOVALI: Halikarnas Balıkçısı’nın hayatına girmem de son derece kolay oldu. “Merhaba, ben Şadan Gökovalı, senin Gökova’ndan” dedim. “Öyle mi” dedi. Çabucak ısındık birbirimize. O, çeşitli dillerdeki kitap ve makalelerini daktilo edecek birini arıyordu. “Benden uygunu bulunamaz” deyip kaptım bu işi. Bir süre sonra, bu hizmet için para kabul etmiyorum diye yazılarını bana vermek istemez oldu. Yazılarını daktilo etmekle, onları ilk olarak ben okuduğum için memnuniyetimi dile getirdim. Öldüğü 1973 yılına dek hemen tüm makale, öykü ve romanlarını ben daktilo ettim. Doğal olarak, bu yazıların orijinalleri bendedir. Balıkçı ile söyleşide zayıf kalmamak, bir anlamda Anadolu’yu daha iyi tanımak için Turizm Bakanlığının düzenlediği kursa katıldım. Birincilikle bitirdiğim bu kursun sonunda ‘Profesyonel Ülkesel Turist Rehberi’ oldum. O gün bugündür, tanınmayan yerin sevilemeyeceğini, sevilmeyen yerin vatan olamayacağını düşünürüm.

 

Balıkçıya mahcup olmamak için mi rehber oldunuz yani?

GÖKOVALI: Balıkçıyla aramız çok iyiydi ama ben yanlış bir şey söylerim diye çok korkardım ondan. Nihayetinde ben bir takım şeyleri çok amatörce yapmıştım. Rehberlik kursu da tesadüfen o zaman açıldı. Önce çok zor geldi açıkçası ama zamanla çok sevdim. Ertesi yılar başta mitoloji olmak üzere birçok dersi ben verdim. Halikarnas Balıkçısı, biz rehberleri Bergama’ya götürürdü. Büyük bir heyecanla giderdik, Bergama’nın uygarlığa hizmetlerini anlattıktan sonra, “Teknik tarafını Şadan Gökovalı anlatacak” derdi. Ben de böylece bilmesem mahcup olurum düşüncesiyle bu alanda kendimi geliştirdim. O yıllarda yazılarımla Turizm Bakanlığının açtığı “Bir kıyı kentini en iyi anlatan yazar” yarışmasında, Selçuk Turizm Derneğinin, “Efes’i en iyi anlatan yazar” yarışmasında birinci oldum. En son 1978’de “Bergama’yı en iyi anlatan yazar” seçildim.

 

Eskiye dair ama eskimemiş değerleri anlatıyorsunuz. Anlatım tarzınız çok beğeniliyor. Bunun sırrı ne?

GÖKOVALI: Bana “mitoloji ne işe yarar?” diye soran çok olmuştur. Bir kere mitolojiyi çıkarsanız müzelerde eser, tarihi kentlerde yapıt kalmaz. Birçok şiir ve tiyatro mitolojiden beslenerek yazılmıştır. Benim başarım, bilgileri yerli yerinde vermemden kaynaklanıyor olsa gerek. Sevdiğim için, sevdirmeye çalışıyorum. Ustam Balıkçı gibi ben de, Anadolu anlatımında ‘kendimi ekonomize etmem!’ Deyim yerindeyse Denizli horozu gibi öte öte kendimden geçerim. Zaten sen severek anlatmazsan karşındaki dinlemekten zevk alır mı? Uzun yıllar bana “Anlattığın gibi bir mitoloji kitabı yaz” dediler. Sonunda oturdum “Söylence” kitabımı yazdım, yılın en başarılı mitoloji kitabı seçildi. Rehberliğimi bir yana bırakırsak ben bir iletişimciyim aslında. İletişimcinin işi de dinlenir kılmak, zevkli hale getirmektir. Bunun yolu da defalarca anlatmaktan ve şiirden geçer. Eğer o konuda bir şiir varsa ben zaten bilirim, yoksa da yazarım, sizden kıymetli mi?

 

İzmir’in geçmişinden bugüne geçirdiği değişimi değerlendirdiğinizde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

GÖKOVALI: İzmir’in dünyada bir eşi daha yok. “Gökovalı olmasaydım İzmirli olurdum” diyorum ama artık İzmirliyim. Ömrümün 4’te 3’ünü İzmir’de geçirdim ve bütün üretimimi İzmir’de yaptım çünkü. İzmir ilklerin şehridir. İlk şair Homeros İzmirli. Kaldırım, güzel yol anlamına gelen ‘kala dramos’tan türetilmiştir. Parke taşlarıyla döşenmiş yol ilk defa İzmir’de yapılmıştır. İlk Çeşme de İzmir’de yapılmıştır. İlk ızgara planlı şehir yine İzmir’dir. İlk anıt mezar Kral Tantalos’un mezarı, İzmir’dedir. İlk megaron, mağara tipi evler İzmir’de yapılmıştır. Sanat tarihi müzesinde İzmir’in simgesi olan dev yüksek kabartmalar vardır. Bunlardan yan yana, tamamı görülebilenlerden birisi bereket tanrısı Temeter, diğeri de deniz tanrısı Poseidon’dur. Bundan dolayı İzmir hem deniz hem de kara şehridir.

Her tarafı giz ve gizem doludur İzmir’in. Bundan dolayıdır ki başka şehirler için zor söylenecek sözler söylenmiştir İzmir için; “İonia’nın süsü”, “Asya’nın birincisi”, “İnsanlığın yüzakı” vb. Bunlar Heredot’un da övdüğü İzmir iklimini akla getirir. Heredot, “İonialılar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü altında ve en güzel iklimde kurmuşlardır” demiştir. Öyle bir iklimdir ki bu, İzmirliler yalın kat giysi ile dört mevsimi geçirebilirler bu şehirde. İzmir aynı zamanda bir başkaldırı şehridir de. Pek çok efsane bunu anlatır. Güzel sanatlar tanrısı Apollon ile Dinarlı Marsias yarışa girer. Apollon kazanır ve rakibinin derisini yüzer. Ama Tanrı’ya meydan okuyan bir sanatçı çıkar nihayetinde. Tanrıça Athena ile Lidyalı Arakhne’nin de benzer bir öyküsü vardır. Arakhne tanrıçaya meydan okuduğu için örümceğe çevrilir. Ancak yine bir meydan okuma vardır. İlle de taş, ağaç olarak değil, yapıt olarak da ünlüdür İzmir. İlyada, Odessiya, Halikarnak Balıkçısı’nın 30 kadar kitabı var. İzmir için yazılan kitap sayısı 100’den fazla.

 

Son kitabınızın adı “İzmiriçe’nin Tacı Kadifekale.” “İzmiriçe” tanımını kullanmanızın özel bir sebebi var mı?

GÖKOVALI: Antik kültürde şehirler ve ovalar dişidir, dağlar ve nehirler erkektir. Dolayısıyla İzmir, İzmiriçedir, Kadifekale de 189 metre ile kentin en yüksek noktası olduğu için İzmir’in tacıdır. Türkiye’de İzmir’den daha yüksekte olan şehirler vardır elbette ama İzmir’e Kadifekale’den baktığınız zaman tüm şehri görürsünüz.

Çok az şehirde İzmir’deki kadar antik şehir vardır. Bergama, Bergama İmparatorluğu’nun ve Roma eyaletinin de başkenti. Fakat orası resmi eyalet olduğu halde genel valiler Efes’te otururlardı, orası da başkentti. Dünyanın en büyük kehanet merkezlerinden Klaros, çok ünlü bilim adamlarının yetiştiği Kolofon yine İzmir’de. Bütün bu devletler bugün var olsaydı insanın İzmir’de ayağını uzatıp dinlenmesi için neredeyse pasaport alması gerekirdi.

 

Bütün bu anlattığınız özellikler İzmir’in kültür turizminde yeterince değerlendiriliyor mu sizce?

GÖKOVALI: Bütün bu zenginlik ve güzellikleri başkalarına tanıtabilmek için, bunları önce kendimiz tanıyıp sevmeliyiz. Tanınmayan yer sevilmez, sevilmeyen yer de vatan olmaz çünkü. Atatürk’ten başlayarak Balıkçı’nın, Azra Erhat’ın, Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaptığı budur. Bu öncüler, yaşadığımız toprakları, altındaki ve üstündeki varlıklarla tanıtıp sevdirdiler, bir anlamda vatan bağışladılar bize. Şükürler olsun ki, artık “bize kültür turu yaptır” diyenler çoğaldı. İzmir’de 700 kadar rehber var. Bunlardan her biri bir tura rehberlik etse ne güzel olur.

 

Kentlerin tanıtımında akılda kalıcılık açısından simgeler büyük önem taşıyor. İzmir de Saat Kulesi ile özdeşleştiriliyor. Sizce Saat Kulesi bu anlamda doğru bir simge mi?

GÖKOVALI: Saat Kulesi 1901’de Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılı şerefine inşa edilmiş bir yapı. Ancak İzmir’in simgesi olamaz bence. Eskiden savaşlarda elde edilen galibiyetler daha önemliyken, şimdi yetiştirilen bilim ve sanat insanları önemseniyor. Bu açıdan bakınca İzmir’in simgesini bulmak son derece kolay. İzmir’in simgesi lir çalan Homeros’tur bence.

Bu kadar dolu geçen hayatınızda sizi en çok gururlandıran nedir?

GÖKOVALI: Beni gururlandıran o kadar çok şey var ki. Muhtar Mehmet’in, Halikarnas Balıkçısı’nın, Azra Erhat’ın oğlu olmam mesela. Sonra kitaplarım; 30 kitap yazdım. Fakat benim en değerli eserim onlar değil, öğrencilerim. Bugün İzmir’de bin tane rehber varsa, 700’ü benim öğrencimdir. Geçtiğimiz günlerde birini gördüm, “Hocam senin yüzünden turizmci oldum” dedi. Çünkü ben öğretmeyi adeta oyun haline getirirdim. “Rehberlik okulda değil, turda öğrenilir” derdim. İmkânlar kısıtlı olsa da ufak tefek yarışmalar düzenler, öğrencilerime İzmir’i gezdirirdim. Hiç unutmuyorum, bir keresinde Efes’i gezmek için trenle Selçuk’a gittik. Ardından 40 öğrenciyle bir traktörün arkasında Meryemana’ya çıktık, dönüşte de Efes’in tamamını gezdik.

Yine unutamadığım anılarımdan biri 1989 yılı Türkiye turudur. 31 günlük turun bitiminde öğrenciler sürpriz bir kutlama düzenleyip, “Şadan Hoca sen çok yaşa” diye tezahüratta bulundu. O turun sonunda bana verdikleri kartpostalı hala saklıyorum. 41 öğrencinin 41’i de bu kartpostala benimle ilgili görüşlerini yazmış. Bunların her biri birer ilanı aşk.

Bir de tabii iletişimci öğrencilerim var. Mustafa Balbay, Atilla Sertel, Yılmaz Özdil başta olmak üzere İzmir’deki gazetecilerin büyük bir kısmı benim öğrencim. Birçok öğrencim, şu üniversiteden mezunum yerine “Şadan Gökovalı’nın öğrencisiyim” der. Bu da parayla pulla sahip olunacak bir şey değil.

Renkli Kalem Medya Grubu
Tüm Hakları Saklıdır ©