İzmir Dergisi, 8 terabytelık Dünyanın en büyük İzmir Arşivi

Yaşar Aksoy

Öyle bir sevgi ki, yaşadığı kenti çok sevdiği annesinin yerine koyacak kadar… Gazeteci, Araştırmacı, Yazar Yaşar Aksoy, İzmir’i anlatıyor, araştırıyor, yaşıyor

Gazeteci-Yazar Yaşar Aksoy, 63 yıllık yaşamına neler sığdırmamış ki… 34 kitap, yüzlerce makale, haber, yazı dizisi, onlarca ödül… Tüm bu eserlerin, çabaların tek ortak noktası ise ya tamamen ya da kıyısından köşesinden mutlaka İzmir’le ilintili olması… İzmir sevgisini, bilgisini, tecrübelerini farklı platformlarda kentlilerle paylaşan Aksoy, gözlerindeki parıltıyı azaltmadan kent için uğraşılarını sürdürüyor.

 

İzmir sevginiz nereden kaynaklanıyor?

AKSOY: Annem tarih öğretmeniydi. Üniversitede asistanken babamla evlendiği için kürsüsünü bırakmak zorunda kalmış. Cumhuriyet yıllarının ilk tarih mezunlarından biriydi. İnanılmaz bir tarih kütüphanesi vardı. Ben daha ilkokula başlamadan annem bana tarih kitapları okurdu. Yavuz Sultan Selim’i, Atatürk’ü, Mimar Sinan’ı anlatırdı. Okulunda her hafta sonu tarih gezileri yapardı, çocukları Agora’ya, Kadifekale’ye götürürdü, beni de yanına alırdı. Annemin eteğine yapışır, Agora’yı adımlardım, Kadifekale’den İzmir’in içine giren gizli dehlizlere girerdim. İlkokula başlayınca ortaokul tarih kitaplarını, ortaokulda lise tarih kitaplarını, lisede de kalın üniversite tarih kitaplarını okumaya başladım annemin isteğiyle. Bütün bu tarih eğitimini alırken, evimize de tarih olmuş insanlar gelir giderdi. Mesela dedem Misak-ı Milli İlkokulu Başöğretmeniydi. Osmanlı’nın önemli bir sarıklı hocasıydı. Cumhuriyetle birlikte sarığını atmış şapkasını giymişti. Bir amcam İzmir’in kurtuluş günü şehre giren ilk subaylardandı. Kemeraltı’ndaki Meserret Hanı’nda ciltçilik yapan küçük amcam İzzet Efendi, İzmir işgal edilirken Konak Meydanı’nda kurulan Sarıkışla’da telgraf eriydi. Ailemin üstlendiği roller nedeniyle de İzmir tarihini yaşayarak öğrendim, büyüdüm. İzmir araştırmalarım başladığı zaman yaptığım her çalışmada, yazdığım her yazıda İzmir sevgim giderek arttı. Hasta yatağından annemin beni yönlendirmeleri de çok etkili oldu sevgimin artmasında. Annemi 1992’de kaybettikten sonra araştırma isteğim şiddetlenerek devam etti. Sonunda şöyle bir duygusal noktaya geldim: Ben annemi kaybettim ama annem aslında İzmir’in her sokağında, camisinde yaşıyor. Sonunda dedim ki, İzmir benim annemdir. Kuramsal bir yaklaşıma da uyuyor bu tanımım. Çünkü İzmir dişi bir şehirdir, doğurgandır, Victor Hugo’nun betimlemesi gibi ‘prenses’tir. Her şair İzmir’i yazarken, onu bir sevgili, eş ya da kız çocuğu gibi görür.

“İzmir, Petit Paris’tir”

 

Peki dışarıdan nasıl görünüyoruz sizce?

AKSOY: İzmir, sadece bizim çok sevdiğimiz, beğendiğimiz, üstüne titrediğimiz bir şehir değil. Tarihin getirdiği bazı gerçekler ve dayatmalar sebebiyle dış dünyanın da gözlerinin üstünde olduğu bir şehir. Zaten o yüzden Yunan işgaline uğramış, o yüzden Osmanlı İmparatorluğu zamanında Batılı tüccarların adeta istilasına uğramış ve Osmanlı’nın son yüzyılda kurdukları kentlerdeki kendine has ekonomiden bu şehrin gerçek sahipleri olan Müslümanlar faydalanamamış. İzmir bizim şehrimiz ama yaşadığımız yüzyılda dahi dünyanın dikkatini üstüne çeken evrensel bir şehirdir. İzmir ayrıca literatüre geçmiş ismiyle Petit Paris yani Küçük Paris’tir. Osmanlı’nın son döneminde çeşitli etnik ve kültürel yapıların Osmanlı hoşgörüsü içinde büyük bir ahenk içinde yaşamasından dolayı özellikle Frenkler, İzmir’e Küçük Paris demişlerdir. Hatta 1839 yılında yazdığı Les Orientales (Doğulular) kitabındaki İzmir şiiriyle Victor Hugo da İzmir’i şöyle anlatmıştır:

İzmir bir prensestir

Çok güzel küçük şapkasıyla

Mutlu ilkbaharlar durmaksızın ona gülümser

Nasıl vazodaki çiçekler ışıldarsa

O da denizlerin arasında ışıldar

Hatta Arşipel’in yaratılışından çok daha tutkulu.

 

Victor Hugo gibi dünyaca ünlü bir şairin bu betimlemesine dikkatinizi çekiyorum. Fransız şair, Paris için bile bu cümleyi kullanmamışken, hiç gelmediği İzmir için böyle bir tanım yapmıştır. O tarihlerde prenseslik bakireliğin, saflığın, dişiliğin timsaliydi ve Victor Hugo İzmir’e bu sıfatı layık görmüştü. Şairin son mısrası da çok önemlidir. Çünkü kullandığı Arşipel tümüyle Ege demektir. İzmir bir tarafa, Ege bir tarafa demiştir. Onu bile bu kadar etkileyen İzmir, mimari ve toplumsal yapısıyla, dini, etnik, kültürel, hoşgörülü yapısıyla örnek bir şehirdir. Ticari ve ekonomik bir tarif de yapmak istiyorum: Doğu’nun en batısındaki şehir, Batı’nın en doğusundaki şehirdir İzmir. O yüzden de doğudan gelen ticaret kervanlarıyla, Batı’ya gidecek olan kadırgaların, yelkenlilerin limanında buluştuğu bir şehirdir. Ticaretin merkezi demek, uygarlığın merkezi demektir.

 

Bu değerlerden hangilerini koruyabildik günümüze kadar?

AKSOY: Bunu herkes kabul eder: İzmir Türkiye’nin en yaşanası şehirlerinden biridir. İkinci olarak, doğasının güzelliği, ılıman bir ikliminin olması, insanları mutlu eden, nereden gelirse gelsin herkesi kendi hoşgörülü kabında eriten iklimsel kucaklayıcı özelliği vardır. O yüzden İzmir’de yaşayanlar, İzmirliler, ikliminden dolayı kendileri de ılımlı insanlardır. İzmir’de fazla bir fanatiklik, siyasi veya sosyal çelişki göremezsiniz. “İzmir laiklik konusunda fazla bağnaz gibi” iddialar atılıyor ya ortaya; bu cümleyi sarf edenler sosyolojik değil, siyasi eleştiri yapıyorlar. Biraz inceleseler, İzmir’in laiklik konusundaki tavrının siyasi olmadığını, ekmek yer, su içer, denize girer, Kordon’da keyif yapar gibi doğal bir refleks olduğunu fark edeceklerdir. Kentin laiklik tavrı, mahalle yaşamından kopmama isteğinin doğal bir refleksidir.

 

Araştırmacılık sevdası nasıl başladı?

AKSOY: Gazeteciliğe başladığım 1970’li yıllarda büyüklerim, araştırmacı kimliğimi fark etti. Biraz araştırma yaptım ve kentin bu konuda büyük bir boşluğu olduğunu fark ettim, İzmir kültürüyle ilgili tek bir kaynak yoktu. “Bu boşluğu ben dolduracağım” dedim. Binlerce makale yazdım, yüzlerce dizi yazı yaptım. Kütüphanemde bir duvar tamamen İzmir araştırma yazılarıyla dolu. 1970’lerden bu yana yazdıklarımı biriktirdim. Tüm bunların sonucunda İzmir’in arkeolojisini, mitolojisini, tarihini, kültürünü, ekonomisini, çağdaşlaşmasını anlatan 30’a yakın kitap yazdım. Şiir kitaplarımı da eklersek, 34 tane İzmir ve Ege kültürü üzerine kitap yazdım.

 

Ama sanırım durma noktasına geldiniz araştırma konusunda?

AKSOY: Evet, çünkü şunu fark ettim: Ne kadar araştırma kitabı yazarsanız yazın, toplumda önemli bir kişi değilsiniz. Bir ansiklopedi cildini nasıl özensiz saklarlarsa kütüphanelerinde, araştırma kitaplarını da öyle saklıyor insanlar. Önemsemiyor ve sizi kucaklamıyorlar. Bir edebiyat yazarı kitabıyla kişileri kendine esir edebiliyor. Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi. Ama sizin yazdığınız araştırma kitabı, 20 yıl sonra geliştirilerek ve sizin yazdıklarınız da kullanılarak daha çok beğeni toplayabiliyor. Aslında araştırma yazmak daha çilelidir ama edebiyatçılar kadar ilgi göremiyoruz. Ben de bu yüzden edebiyata yönelmeye karar verdim. Anılarımı yazmaya başladım. Altı tane şiir kitabım olmasına rağmen kendimi şair olarak görmüyorum. Edebiyatta da ya beceririm ya da -şiirde olduğu gibi- romancı müsveddesi olurum.

 

Bu şehrin nerelerini gezmek sizi mutlu ediyor?

AKSOY: Ben ailemde herkesi kaybettiğim için doğup büyüdüğüm, çocukluğumun geçtiği Karşıyaka’daki evimizden ayrıldım. Her köşesinde ailemin ölmüş bir ferdinin yüzünü hissettiğim için tüm eşyalarımı toplayıp, evimi de satmamak ve yıkmamak şartıyla Çeşme’ye taşındım. Çeşme’de eski İzmir’in hatıralarıyla birlikte yaşıyoum. Ama İzmir’e gittiğim zaman belirli mekanlarım vardır mutlaka uğradığım. Birincisi Kemeraltı’dır. Meserret Hanı’ndaki kafeteryada saatlerce vakit geçiririm. Çünkü annem küçüklüğümde elimden tutar, vapura bindirir, Hükümet Konağı’nın yanındaki -bir efe gibi misafirlerini selamlayan- çınar ağacının yanından geçirerek, Meserret Hanı’nda ciltçilik yapan amcam İzzet Efendi’ye götürürdü. İzzet Amcam orda bana ciltçilik öğretirdi. Her İzmir’e inişimde Meserret Hanı’na gider, 60 yıl önceki anılarımı tazelerim. Meserret Kafeteryası da çok ünlüdür. Ortasında şairlerin nice şiirlerini kaleme aldığı bir havuz vardır. O havuzun kenarında oturup ben de çayımı yudumlar, şiir karalarım. Sonrasında mutlaka Pasaport’taki Atatürk Heykeli’nin oraya gelirim. Heykelin önünde ve yanlarında Kurtuluş Savaşı kabartmaları vardır. Her İzmirli mutlaka oradan geçer ama dikkatlice bakmaz. O Kurtuluş Savaşı kabartmalarında kadın savaşçılar ön plandadır. Martılar, kumrular heykele korumalık yapar, darı alıp onları beslerim. Sonra Alsancak’a yürürüm. Sevinç Pastanesi’nde oturur, Kıbrıs Şehitleri’ne doğru akan kalabalığı seyrederim.

 

Romantik bir yaklaşımla İzmir ne ifade ediyor size?

AKSOY: Ben İzmir’i Paris’e benzetiyorum. Tabii bu tamamen romantik bir yaklaşım. İzmir geçmişte Paris’in yavrusu gibiymiş. Şimdi o küçük Paris’i sanki yaşamışım gibi sokak sokak kafamda canlandırabiliyorum. Frenk, İtalyan mahallelerini… Sevinç Pastanesi’nde otururken, Frenk Mahallesi’ndeki gibi 1900’lü yılların kıyafetleriyle matmazelleri, madamları, melon şapkalı Avrupai Levantenleri, fesli Müslüman İzmirlileri görüyorum. Ama çok gariptir ki, Paris’e gittiğim zaman da, İzmir’de geziyormuş gibi bir hisse kapılıyorum.

DERGİ ARŞİVİNDEN